İslam’da Vera ve Bera (Dostluk ve Düşmanlık)

Ağustos 18, 2006

Hamd, yalnızca Allah’adır.Salât ve selâm,Peygamberimiz Muhammed’e, âline, ashâbına ve O’nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.Hiç şüphesiz ki Allah ve Rasûlünü sevdikten sonra, Allah’ın dostlarını sevmek,düşmanlarına da düşmanlık beslemek gerekir. Bu inancı dîn olarak kabul eden her müslümanın, bu dînin mensuplarına dostluk beslemesi ve düşmanlarına da düşmanlık etmesi, İslâm inancının esaslarındandır.Bundan dolayı her müslüman, tevhîd ve ihlâs ehlini sevip onlara dostluk besler, şirk ehline de buğzedip onlara düşmanlık eder.Tevhîd ve ihlâs ehlini sevip onlara dostluk beslemek, müşriklere buğzedip onlara düşmanlık etmek, İbrâhîm-aleyhisselâm- ve onunla beraber olan ve kendilerini örnek almakla emrolun-duğumuz îmân edenlerin dînidir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Ey mü’minler!) Sizin için İbrahim-aleyhisselâm- ve onunla beraber olanlarda (mü’minlerde) gerçekten güzel bir örnek vardır.Onlar (Allah’ı inkâr eden) kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz, sizden ve Allah’tan başkasına taptığınız şeylerden uzağız. Sizi (ve küfür üzere olduğunuz her şeyi) inkâr ediyoruz (tanımıyoruz). Siz, (küfür üzere olduğunuz ve) bir olan Allah’a îmân etmediğiniz sürece,sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.”
Tevhîd ve ihlâs ehlini sevip onlara dostluk beslemek, şirk ehline buğzedip onlara düşmanlık etmek, Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in de dînidir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey îmân edenler!(Mü’minlere karşı) yahûdî ve hıristiyanları, dostlar edinmeyin.Onlar birbirlerinin dostlarıdır. (Onlar mü’minlere dostluk beslemezler.Yahûdîler yahûdîlere, hıristiyanlar da hıristiyanlara dostluk beslerler.Ancak her ikisi de mü’minlere düşmanlıkta birleşirler.Ey mü’minler! Oysa siz birbirinize yardım etmeye daha lâyıksınız).Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır (hüküm olarak onlar gibidir). Şüphesiz ki Allah, (kâfirleri dost edinen) zâlimler toplulu-ğunu asla doğru yola iletmez.”

Bu âyet, özellikle yahûdî ve hıristiyanları dost edinmenin haram oluşu hakkındadır. Genel olarak kâfirleri dost edinmenin haram oluşu hakkında ise Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey îmân edenler! Benim ve sizin düşmanlarınızı dostlar edinmeyin.”

Bilakis Allah Teâlâ,akrabalık yönünden insanların en yakını dahi olsa kâfirlere dostluk beslemeyi mü’mine haram kılmıştır.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey îmân edenler! Küfrü îmâna tercih ediyorlarsa, babaları-nızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin.Sizden kim onları dost edinir (ve onlara sevgi besler)se, işte onlar (Allah’a isyân ederek nefislerine zulmeden) zâlimlerin tâ kendileridir.”

Başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Muhammed!) Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir topluluğun babaları, oğulları, kardeşleri veyahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.”

Pekçok insan bu önemli ve büyük esası bilememiş, hatta bazı âlim ve dâvetçilerin bir Arap radyosunda hıristiyanlar hakkında “hıristiyan kardeşlerimiz” dediklerini işittim.

Ne kadar tehlikeli bir söz söylediklerini bir bilseler!!!

Allah Teâlâ, İslâm inancına düşman olan kâfirleri dost edinmeyi haram kılmakla birlikte, mü’minleri de dost edinmeyi ve onları sevmeyi farz kılmıştır.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Ey mü’minler!) Sizin velîniz (dostunuz, yardımcınız), ancak Allah, Rasûlü ve Allah’ın emrine boyun eğerek namazlarını (devamlı) kılan ve zekâtlarını (gönül rızâsıyla) veren mü’minlerdir.Her kim Allah’ı, Rasûlünü ve îmân edenleri dost edinirse, (bilsin ki) gâlip (ve üstün) gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah’ın dostlarıdırlar.”

Başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır:
“Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem- Allah’ın elçisidir.Onunla (dînde) beraber olanlar,kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise (birbirlerine) merhametlidirler.”

Yine şöyle buyurmaktadır:

“Ancak mü’minler (dînde) kardeştirler.” Mü’minler soy,vatan ve zaman bakımından birbirlerinden uzak olsalar bile, dîn ve inançta birbirlerinin kardeşleridirler.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Onlardan (ensâr ve muhâcirlerden) sonra gelen (mü’min)ler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce îmân eden kardeşlerimizi bağışla.Kalplerimizde onlara karşı kin (ve haset) bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, (kullarına) çok şefkâtli ve (onlara) çok merhametlisin.”

Mü’minler, ilk insan Âdem–aleyhisselam-’dan son insana kadar, vatanları birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, aralarındaki zaman farkı ne kadar uzun olursa olsun, birbirlerini seven kardeştirler.Onların sonuncusu, kendinden öncekini örnek alır. Onlar birbirlerine duâ eder ve birbirlerine istiğfarda bulunurlar.

Devam edecek inşaallah

Reklamlar

Yaratılış Gayesi – Tevhid

Ağustos 15, 2006

Dursun Ali Erzincanlının Sesinden

Yaratılış Gayesi – tevhid’in ilk bölümü…

Yaratılış Gayesi – Tevhid


Peygamberlerin İlk Daveti: Tevhîd:

Ağustos 11, 2006

Şunu bil ki; tevhid peygamberlerin davet ettikleri ilk husustur. Yoldaki aşamaların ilki ve yüce Allah’a doğru yol alanın ilk mevkiidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Biz Nuh’u kavmine gönderdik de: Ey kavmim Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur… dedi.” (el-A’raf, 59) Hûd -Aleyhisselam- da kavmine: “Ey kavmim, Allah’a ibadet ediniz. O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur.” (el-A’raf, 7/65) demiştir.Salih -Aleyhisselam- kavmine: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur.” (el-A’râf, 7/73) demiştir.Şuayb -Aleyhisselam- da kavmine: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur.” (el-A’râf, 7/85) dedi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet edin ve tağut’tan kaçının diyen bir peygamber göndermişizdir.” (en-Nahl, 16/36) Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” (el-Enbiya, 21/25)Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: “Ben insanlarla Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik edinceye kadar savaşmakla emrolundum.”[6] [6]

[6] Buhârî 25, 1399, 1457, 6924, 7284; Müslim 22.

Mükellefin İlk Sorumluluğu: Şehadet Getirmek

 İşte bundan dolayı doğrusu şu ki: Mükellefin ilk yükümlülüğü Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmektir. Yerilmiş kelâmcıların görüşlerinde ifade edildiği gibi düşünmek, yahut düşünmeye yönelmek ya da şüphe etmek değildir. Selef imamlarının tümü kulun emrolunduğu ilk şeyin iki şehadet (Allah’ın birliğine ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şahidlik etmek) olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ergenlik yaşına gelmeden önce bu şekilde şehadet getiren kimselerin ergenliğin akabinde bunu yenilemekle emrolunmayacağını da ittifakla kabul etmişlerdir. Bu durumda olan birisine buluğa erdiği vakit yahut ta -bu görüşte olanlara göre- temyiz çağına ulaştığında taharet (abdest) ve namaz kılması emrolunur. Onlardan hiçbir kimse böyle birisinin velisinin tekrar şehadet kelimesini yeniden getirmesini istemesi gerektiğini söylememişlerdir. Şehadet kelimesinin ikrar edilmesi müslümanların ittifakı ile vacib olup, onun vücubunun namazın vücubundan önce olduğunu söz birliği halinde kabul etseler dahi, o böyle bir görevi zaten buluğundan önce edâ etmiş olur.Burada fukaha’nın söz konusu ettiği bir takım meseleler vardır: Bir kimse şehadet getirmemekle birlikte namaz kılsa yahut ta bunun dışında İslâmın özel bir takım fiillerini yerine getirecek olup şehadet kelimelerini diliyle söyleyemeyecek olursa bu kişi müslüman olur mu, olmaz mı? Doğrusu; böyle bir kimsenin İslâmın özelliklerinden olan herhangi bir şeyi yerine getirmekle müslüman olacağıdır.Buna göre ilk olarak İslâm’a tevhid ile girilir ve dünyadan da son olarak onunla çıkılır. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: “Her kimin söylediği son söz lâ ilâhe illallah olursa cennete girer.”[7]O halde tevhid hem ilk görevdir, hem son görevdir. [7] İbn Hibbân 719.

hanefi mezhebinin en büyük imamlarından “imam tahavi rahimehullah’ın akidetu’t-tahaviye adlı eseri”


DÜNYAYA GELİŞ GAYESİNİN GERÇEĞİ TEVHİD

Ağustos 11, 2006

Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtü Selâm, peygamberlerin sonuncusu Rasûlullah’ın, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar, onları dost edinenlerin üzerine olsun…Kadın – erkek her müslümanın bilmekle yükümlü bulunduğu üç esas vardır. Bunlar, kulun; Rabbini, Dinini ve Peygamberi Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem ’i tanımasıdır.Hepimizi yaratan Allah -azze ve celle-, şüphesiz Rabbimizdir. Nimetiyle bizi ve de kâinatı, bir düzende terbiye etmektedir. O, kendisinden başka kulluğa layık hiç bir varlığın bulunmadığı, Yaratıcımızdır. O hak ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. Kendisinden başka ibadet olunan herbir ilah ise batılın ta kendisidir.Dinimiz İslâmdır. İslâm, Allah’ı birleyerek yalnız O’na kullukta bulunmak, O’na hakkıyla teslim olmak; şirk ve de ehlinden tümüyle uzaklaşmaktadır. Peyfamberimiz Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem ’in babası Abdullah, dedesi de Benî Hâşim kabilesinden Hâşim oğlu Abdü’l-Muttalib’tir. Benî Hâşim, Arap aşiretleri içinde saygınlığı olan Kureyş kabilesindendir. Araplar, Halîlullah İbrahim’in oğlu İsmail soyundandır. Allah’ın selamı her ikisinin üzerine olsun  Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem son nebi ve son rasûl olarak bütün insanlığa gönderilmiş yaratıkların en hayırlısı ve en faziletlisidir. Allah katında ikrama mazhar, yüksek derece ve yakınlık sahibidir. O hem insanlara hem de cinlere hak ve hidayetle gönderilmiş bir peygamberdir. Allah onu alemlere rahmet olarak göndermiştir. “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107) İslâm’ın özünde iki temel kural vardır:Birincisi, hiç bir şeyi O’na denk tutmadan, ortak koşmaksızın, ibadeti yalnız Allah’a has kılmak, bu konuda azimli olup dostluk ve düşmanlıkta O’nun ölçüsüne uymaktr. -Kendisine içinde bulunduğu durum ve tehlikesi izah edildikten (hüccet ikamesinden) sonra olmak kaydıyla- bunları terkeden kimsenin küfrüne hükmetmektir. İkincisi de, Allah’a kullukta; şirke, O’na ortak koşmaya şiddetle karşı çıkmak ve bu durumdakilerle yâni, hayatlarına yön vermede Allah’ın yolunu ve hükmünü değil de kulların yollarını hükümlerini tanıyanlarla asla dost olmamaktır. 

İslâm’ın Anahtarı Kelime-i Tevhiddir 

Kelime-i şehadet diye bilinen ve “Eşhedu en-la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah” diye telaffuz edilen bu şahitlik olmaksızın ve manasını bilip buna inanmaksızın İslam’a girmek imkansızdır. İki kısımdan oluşan bu şehadetin manası şöyledir.“La ilahe illallah” şehadeti ibadet hakkını Allah’tan başka hiçkimse için kabul etmemek. O’ndan başka ibadet edilen herşeyden bu hakkı soyutlayıp inkar etmek demektir. Yani bir olup ortağı bulunmayan Allah’tan başka ibadet olunmayı hak eden gerçekte hiçbir ilah yoktur, denmiş olur. “Muhammedün Rasulullah” şehadeti de Abdullah oğlu Muhammed’in Allah katından gönderilmiş olan, kendisine Kitab’ını indirip, dininin tebliği için kendisini seçtiği ve bunlar üzerine kendisini güvenilir kıldığı bir Peygamber olduğunu dille ikrar etmeyi, kalble de kesin bir şekilde buna iman etmeyi ifade eder.Kim O’na itaat ederse Cennet’e girer, kim de O’na isyan ederse Cehennem’e. Allah O’nu tebliği ile görevli olduğu risaleti’nde hataya düşmek ve yanılmaktan korumuştur. O’na itaati de kendisine itaat saymıştır.“Kim Rasul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80) Aynı şekilde bizi O’nun emrine karşı çıkmaktan da sakındırıp bunu yasaklamıştır.

Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azab vardır.” (Nisa, 4/14)


“Lâ İlâhe İll’allah”ın Şartları Nelerdir?

Ağustos 11, 2006

1) İlim:

  “Lâ ilâhe ill’allah”ın manasını bilmektir. Önce, (Lâ ilâhe) Allah’tan başka kendisine tapınılan her şeyi -tağutu- inkâr, sonrada (ill’allah) yalnız Allah’ın Uluhiyyetini, yalnız O’nun Hâkimiyetini ikrar ve tasdik etmektir. Bu da dilin ifade ettiğini kalbin onaylamasıdır. “Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur” (Muhammed, 47/19)“… Bilerek hakka şahidlik edenler dışında, Allah’tan başka çağırıp durdukları şeyler şefaate sahip değillerdir.” (Zuhruf, 43/86) [3]Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi vesellem, “Her kim Allah’tan başka ilâh olmadığını ve yalnız O’nun ilâh olduğunu bilerek ölürse Cennete girer” buyurmuştur.[4] İbâdet, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu söz, fiil, açık ve gizli amellerin her türlüsüdür. Bu Allah’tan başka, gerçekten kendisine kulluk edilecek birinin olmadığını kulun ikrar etmesidir. 

2) Yakin:

 “Lâ ilâhe İll’allah” ilminin kemalidir. Bu şek ve şüpheyi tamamen giderir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:“Mü’minler ancak, Allah’a, Rasul’üne iman edip, sonra da şüpheye düşmeden malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenlerdir. İşte sadıklar onlardır” (Hucurât, 49/15)Allah Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem de: “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur. Ve Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Allah’ın huzuruna bu ikisinde şek şüphe etmeden çıkan kimse cennete girer” buyurmaktadır.[6]  

3) İhlas:

 Şirke yer vermeyen bir İhlas. Allahu Teâla, “Halis din ancak Allah’ın değil mi?” (Zümer, 39/3) buyururken bir başka âyeti celile’de ise, “Onlar ancak Allah için dini halis kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” (Beyyine, 98/5) buyurmuştur.Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem de, “Kıyamet günü insanlar arasında benim şefaâtime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden halis ve ihlaslı bir şekilde ‘La ilahe illallah’ diyendir” buyurmuştur.[7]  

  Yazının devamını oku »


Kişiyi İslâm’dan Çıkaran On Unsur (Nevâkıdu’l-İslâm)

Ağustos 11, 2006

1- Allah’a kullukta O’na ortak koşmak. “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur” (Nisa, 4/48) Allah’dan başkası (putlar, liderler, büyük kabul edilen bütün insanlar, vs.) için kurban kesmek gibi. Şirk ikiye ayrılır:

a) Büyük şirk: Sahibi İslâm’dan çıkar. O hali üzere ölse ebedi Cehennemlik olur. Ölmeden önce tevbe etmesinden başka Allah’ın mağfiretine nâil olamaz.

b) Küçük şirk: Sahibi İslâm’dan çıkmış olmaz. Bu hali üzere ölse durumu Allah’ın affına kalmıştır. Allah celle celâluhu dilerse affeder, dilerse Cehenneme atar. (Allah şirkin her türünden korusun!)

2- Kişinin Allah ile arasında vasıtalar edinmesi. Duâlarında Allah’tan istediği gibi bu vasıtalardan da medet umup onlardan birşeyler istemek, onlara tevekkülde bulunmak insanı icmâen kafir yapar. Çünkü Şeriatların tebliği dışında hiç bir hususta Allah ile mahluk arasında vasıta olmaz.

3- Müşrikleri tekfir etmeyip onların küfre düştüklerinde şüphe etmek veya onların ideolojik mezheplerini doğrulamak. Bu kimse İslam dışı bir şeyi tanıdığı için icmâyla küfre düşer.

4- Başka birinin yol ve hükmünü, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yolundan daha güzel bulmak. Tağutların hükmünün O’nun hükmünden daha iyi olduğunu söylemek. Kur’ân ve Sünnete muhalif hükümleri daha üstün görmek te bu kabildendir. Yine, her kim Allah’ın indirdiği hükümden başka bir hükmü helal görürse; Allah’ın hükmünün daha iyi olduğunu söylese bile kafir olur. (O bu haliyle Allah’ın indirdiğinden başka bir hükmü benimsemiş ve mutlak Hâkimiyeti Allah’tan alıp beşere vermiş olduğundan küfre düşmüş olur.) “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Mâide, 5/44), “Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerden seni hakem tayin edip verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nîsâ, 4/65).

5- Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi vesellem in getirmiş olduğu bir şeye onunla amel etse bile; buğzeden kafir olur.“İnkar edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed, 47/8-9)

Yazının devamını oku »


Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakkı: Tevhid ve Kısımları

Ağustos 11, 2006

İlimlerin en hayırlı ve üstün olanı Tevhid ilmi olduğu gibi; bu ilmin berraklığına tezat teşkil eden şüphe ve bid’atları temizlemek için Hak Ehlinin verdiği mücadele de cihatların en üstünüdür. Gafletin hüküm sürdüğü dönemlerde berrak İslâm akidesinden uzak birtakım ilim ve fikir adamlarının yönetimleri ele almalarıyla ümmet çöküşe sürüklenmiştir. Batılın süsüne dalan, onun inanç sisteminin öncülüğünü yapan bu insanlara karşı gerçekleri savunmak İslam ehlinin, özellikle de Ehli Sünnet Ve’l Cemaat’in “emri bi’l ma’ruf nehy’i ani’l-münker” (iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek) kılıcını kuşanmasını bir zorunluluk haline getirmiştir. Kitap ve Sünnet bilen her Muvahhid bilir ki, ümmetin eski gücüne, izzetine ve de üstünlüğüne kavuşmasının tek yolu; bu kaynakları bulandıran batıl inançları, hurafe ve bidatlerı yok etmekten geçer. O halde İslam akidesinde yeri olmayan bu yanlış inançları beyan etmek Müslümanlar için bir görevdir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat, 51/56) diye buyurmaktadır. Zira müşrikler bir ve tek ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok ilaha ibadet ediyorlar ve bunların kendilerini yüce Allah’a yakınlaştırdıklarını ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini de kabul ediyorlardı. İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyyet tevhidini kabul etmelerine rağmen onları mü’min olarak değerlendirmemiş, aksine ibadette başkalarını kendisine ortak koşmaları dolayısıyla onları kâfir olarak isimlendirmiştir.İşte bu noktada selefin yani ehl-i sünnet ve’l-cemaatin inancı uluhiyet hususunda başkalarından ayrılmaktadır. Bazılarının kasdettiği gibi tevhidin anlamı onlara göre yalnızca Allah’tan başka yaratıcı ilah olmamasından ibaret değildir. Aksine onlara göre Uluhiyyet Tevhidi’nin gereklerinin yerine getirilebilmesi ancak şu iki esasın varlığı ile birlikte gerçekleşebilir:

Yazının devamını oku »