Sırat-ı Mustakim

Sırat-ı Mustakim:
 

Sırat-ı mustakim (dosdoğru yol) ancak bir tane olabilir. Kim bundan sapar yahut kayarsa o sapıklığın ve zalimliğin yollarından herhangi birisine düşer. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın, sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.” (el-En’am, 6/153)

Sırat-ı mustakim vasat ümmetin yoludur. İfrat ile tefrit uçları arasındaki yoldur. Bundan ötürü yüce Allah bizlere namazın herbir rekâtinde bizleri sırat-ı mustakim’e iletmesini istememizi emretmiş ve öğretmiştir. Yani biz ondan bu yolu izleyip tabi olma ilham ve başarısını vermesini istememizi dilemiştir. Çünkü yüce Allah’ın kendilerine nimetler ihsan etmiş olduğu peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoludur. Esasen arkadaş olarak bunlar ne güzeldir.[65]

 

“Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birine denk düşen İhlas suresinde yüce Allah’ın kendi zatına dair belirttiği vasıfları da bu çerçeve içerisindedir. Yüce Allah bu surede şöyle buyurmaktadır:

“De ki; O, Allah’tır, bir tektir. Allah’tır, sameddir, doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Kimse de O’nun dengi değildir.” (el-İhlas, 112/1-4)” [66]

“Bunun kapsamına… girer” ifadeleri ile nefy ve isbat hususunda iman edilmesi gereken isim ve sıfatları ihtiva eden, kitab ve sünnetteki nassları zikretmeye başlamaktadır.

O, bu işe bu pek büyük sureyi zikrederek başladı. Çünkü bu sure başka surelerin kapsamadığı hususları kapsamaktadır. Bundan ötürü buna İhlas suresi adı verilmiştir. Çünkü bu sure tevhidi şirk ve putperestliğin hertürlü şaibesinden soyutlamaktadır.

İmam Ahmed, Müsned’inde kaydettiği rivayete göre Ubeyy b. Ka’b -Radıyallahu anh- bu surenin nüzul sebebi hakkında şöyle demiştir: Müşrikler: Ey Muhammed dediler. Bize Rabbini tanıt. Bunun üzerine şanı yüce Allah: “Deki: O, Allah’tır. Bir, tektir. Allah’tır, sameddir…” diye başlayan sureyi sonuna kadar indirdi.[67]

Sahih(-i Buharî)’de bu surenin Kur’ân’ın üçte birine denk düştüğüne dair rivayet sabit olmuştur. İlim adamları bunun yorumu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bunların doğru olma ihtimali en yüksek olan Şeyhu’l-İslam’ın, Ebu’l-Abbas’tan[68] naklettiği görüştür. Bu görüşün hülasası da şudur: Kur’ân-ı Kerîm şu üç temel maksadı kapsar:

1- Fıkıh ve ahlak ilminin konusunu teşkil eden ameli ahkâm ve şer’î hükümleri ihtiva eden emir ve nehiyler.

2- Geçmiş peygamberlerin -salât ve selâm onlara- ümmetleri ile başlarından geçen olayları, onları yalanlayanları kuşatan helâk türlerini, vaad ve tehdit çeşitlerini, mükafat ve ceza ile ilgili tafsilatı ihtiva eden kıssalar ve haberler.

3- Tevhide, kulların yüce Allah’ın bilmeleri gereken isim ve sıfatlarına dair ilim. İşte bu, bu üç hususun en şerefli olanıdır.

İhlas suresi de bu ilmin esaslarını ihtiva edip, bunları kapsamlı bir şekilde dile getirdiğinden ötürü bu sure Kur’ân’ın üçte birine denk düşer, demek doğrudur.

Bu surenin tevhid ilimlerinin tamamını ve ilmi ve itikadî tevhidin ana konularını teşkil eden esaslarını nasıl kuşatmış olduğuna gelince, bunun ile ilgili olarak da şunları söyleyebiliriz:

İsbat Tevhidi:
 

Yüce Allah’ın:”Allah’tır, bir tektir”  buyruğu her bakımdan ortağının bulunmasının nefyedildiğine delildir. Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortağının olmadığını ortaya koymaktadır. Şanı yüce Allah’ın azamet, kemal, mecd, celâl ve kibriyâ sıfatlarına da tek başına sahip olduğunun delilidir. Bundan dolayı isbat halinde “ehad: bir tek” lafzı, ancak yüce Allah hakkında kullanılır ve bu “bir (vâhid)”den daha beliğdir.

Samed:
 

Yüce Allah’ın:”Allah’tır, sameddir”  buyruğunda geçen “samed”i İbn Abbas -Radıyallahu anh- şu sözleriyle açıklamıştır: “Efendiliği kemal derecesinde olan seyyid, şerefi kemal derecesinde olan şerif, azameti kemal derecesinde olan azim, hilmi (cahillerin cahilliğini affedişi) kemal derecesinde halim, başka varlıklara muhtaç olmayışı kemal derecesinde ğani, ceberrutu kemal derecesinde cebbâr, ilmi kemal derecesinde âlim, hikmeti kemal derecesinde hakîmdir. Samed hertürlü şeref ve efendilikte kemal sahibi olan demektir. O da aziz ve celil olan Allah’tır. İşte O’nun bu sıfatları ancak O’na yaraşır, O’nun dengi yoktur, O’nun benzeri yoktur.”[69]

Samed, karın boşluğu olmayan[70] diye açıklandığı gibi bütün mahlukatın kendisine boyun eğdiği bütün ihtiyaç ve isteklerinde kendisine yöneldiği kimse[71] diye de açıklanmıştır.

Buna göre yüce Allah’ın ehadiyyetini kabul etmek ortaklığı ve benzerliği reddetmeyi ihtiva etmektedir.

Geçen bütün anlamlarıyla samediyyeti isbat etmek; bütün güzel isimlerin ve yüce sıfatların tafsilatını isbatı da ihtiva eder. İşte isbat tevhidi de budur.

Tenzih Tevhidi:
 

İkinci tür olan tenzih tevhidine gelince, bu da yüce Allah’ın: “Doğmamıştır, doğurulmamıştır. Kimse de O’nun dengi değildir”  buyruğundan anlaşılmaktadır. Nitekim toplu olarak da “O, Allah’tır, bir tektir”  buyruğundan da anlaşılmaktadır. Yani kimse ondan dallanıp budaklanmadığı gibi, kendisi de kimsenin dalı budağı değildir. O’nun dengi, misli ve benzeri yoktur.

İşte bu surenin itikad ve marifet tevhidini, şanı yüce Rab hakkında kabul edilmesi gereken ve mutlak olarak ortaklığa aykırı ehadiyyeti, hiçbir şekilde eksikliğin sözkonusu olmadığı bütün kemal sıfatlarını tesbit eden samediyeti, kimseye muhtaç olmayışının samediyet ve ehadiyetinin gereklerinden olan çocuk sahibi oluşu ve bir babadan doğuşu nefyedip sonra da teşbih, temsil ve onun benzeri oluşunu nefyetmeyi ihtiva eden O’nun denginin bulunmayışını nasıl da ihtiva etmiş olduğuna dikkatle bakmamız gerekir.

İşte bütün bu bilgileri ihtiva eden bir sureye, Kur’ân’ın üçte birine denk düşmek yaraşan bir özelliktir.

“Kitabında yer alan en büyük âyette kendi zatını nitelendirmesi de bu kapsam içerisindedir ki; bu âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kayyûmdur, O’nu ne bir uyuklama alır, ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. O’nun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir! O, yaratıkların önlerindekilerini, arkalarındakini bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları koruması O’na ağır gelmez, O çok yücedir, çok büyüktür.” (el-Bakara, 2/255)[72]

Müslim, Sahih’inde[73] şu rivayeti kaydetmektedir: Ubeyy b. Ka’b’dan; Peygamber -Sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine:

“Allah’ın kitabındaki en büyük âyet hangisidir?” diye sormuş, Ubeyy:

-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi. Bunu defalarca tekrarladıktan sonra Ubeyy: Ayete’l-Kürsî’dir diye cevab verdi. Bunun üzerine Peygamber -Sallallahu aleyhi ve sellem- elini Ubeyy’in omuzuna koyup dedi ki: “Bu ilimden dolayı sana ne mutlu ey Ebu’l-Munzir!”

Ahmed’in, Müsned’inde yer alan rivayette de şöyle denilmektedir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki bu âyetin bir dili ve iki dudağı vardır. Arşın ayağı yakınında melik (olan Allah)’ı takdis etmektedir.”[74]

Bunda hayret edecek bir şey yok. Çünkü bu büyük âyet-i kerîme başka herhangi bir âyetin ihtiva etmediği şekilde yüce Rabbin birtakım isim ve sıfatlarını kapsamaktadır.

Yüce Allah bu âyet-i kerîme’de ulûhiyetinde bir ve tek olduğunu belirterek kendi zatı hakkında haber vermektedir. Bütün türleri ve değişik şekilleriyle ibadetin yalnız kendisine yapılması gerektiğini bildirmektedir.

Daha sonra tevhid meselesinin akabinde buna tanıklık eden kamil sıfatları ve özelliklerini de zikretmektedir. Kemal derecesinde hayat sahibi hayy olduğunu sözkonusu etmektedir. Çünkü hayat O’nun varlığının gereklerindendir. O’nun hayatı ezeli ve ebedidir. Hayatının kemal derecesinde olması bütün zati kemal sıfatlarının kendisi hakkında sabit olmasını da gerektirmektedir. İzzet, kudret, ilim, hikmet, semî’, basar, irade, meşiet ve daha başka diğer bütün kemal sıfatları. Çünkü bunlardan herhangi birisi ancak hayattaki bir eksiklikten dolayı bulunmaz. O halde hayat bakımından, hayatın kemal derecesinde olması aynı zamanda hayat için gerekli ve vazgeçilmez olan diğer sıfatlarda da kemal sahibi olmayı gerektirir.

Kayyûm:
 

Daha sonra yüce Allah kayyûm ismini zikretmektedir. Bu da bizatihi var olan ve bütün yarattıklarına mutlak olarak ihtiyacı olmayan hiçbir şekilde ihtiyaç şaibesine maruz kalmayan demektir. Çünkü O’nun muhtaç olmayışı (müstağni olması) zatidir ve bütün varlıklar O’nunla var olabilmiştir. Bütün varlıkların O’na ihtiyaçları ise zati bir ihtiyaçtır. Bir an dahi hiçbir varlığın O’na muhtaç olmaması sözkonusu değildir. Bu derece sağlam ve mükemmel şekliyle bu varlıkları ta başından beri vareden O’dur. İşlerini çekip çeviren O’dur. Varlıklarını sürdürebilmeleri için ve bunlar için uğraşmalarını takdir etmiş olduğu kemal noktasına ulaşmaları için gerek duyacakları herbir şeyi onlara sağlayan da O’dur.

Bu isim, o halde bütün fiilî kemal sıfatlarını ihtiva etmektedir. Nitekim O’nun “hayy” ismi de bütün zatî kemal sıfatlarını kapsamına alır. İşte bundan dolayı rivayetlerde kaydedildiğine göre “el-hayy ve el-kayyûm”un, yüce Allah’ın kendisi anılarak, kendisinden dilekte bulunulması halinde isteneni verdiği ve kendisine onunla dua edildiği takdirde duayı kabul ettiği Allah’ın İsm-i A’zamı olduklarına dair rivayet varid olmuştur.

Daha sonra yüce Allah hayat ve kayyûmiyetinin kemâline delâlet eden ifadelerle şöyle buyurmaktadır:”O’nu ne bir uyuklama alır, ne de bir uyku” O’nu bastırır. Çünkü bu kayyûmiyete aykırıdır. Zira uyku ölümün kardeşidir. Bundan dolayı cennet ehli de uyumazlar.

Daha sonra yüce Allah bütün üst ve alt âlemleri kapsayan genel mâlikiyetini sözkonusu etmekte, bütün bu âlemlerdeki varlıkların hepsinin O’nun mutlak hükmü ve saltanatı altında bulunduğunu dile getirerek:”Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur”  diye buyurmaktadır. Onun ardından da, O’nun mülkünün eksiksiz olduğuna delâlet eden ifadeleri zikretmektedir ki, bu da şefaatin tamamıyla yalnız O’nun olduğu gerçeğidir. O’nun izni olmaksızın hiçbir kimse O’nun nezdinde şefaatçi olamaz.

Kaynaklar :

[65] Gerek İbn Teymiyye, gerek şarih en-Nisa, 4/69. âyete işaret etmektedirler. -Çeviren-

[66] Buharî, Tevhid, mâ câe fi duai’n-nebiyyi ummetehu ile’t-tevhid’de Peygamberin: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki şüphesiz ki o Kur’ân’ın üçte birine denktir.” (bölümü)

Hasen bir hadistir. Bunu Tirmizî, Tefsir, ve min sureti’l-İhlas, (Tuhfetu’l-Ahvezî, IX, 299); Ahmed, Müsned (V, 133); İbn Ebi Asım, es-Sünne (I, 297) de rivâyet etmişlerdir.

el-Elbanî, Sahihu’t-Tirmizî, 2680’de hasen olduğunu belirtmiştir.

Ebu’ş-Şeyh, el-Azame adlı eserin muhakkiki Rıdaullah el-Mubarekfurî, hadisin yollarını topladıktan sonra şunları söylemektedir (I, 375): “İşte bu yolların birarada olması ile hadisin sahih olduğu ortaya çıkmaktadır.”

Abdu’l-Aliy Hâmid, Şuabu’l-İman, I, 276’da senedin hasen olduğunu belirtmektedir.

[67] el-Camiatu’l-İslamiyye baskısında “Şeyhu’l-İslam Ebu’l-Abbas’ın naklettiği…” şeklindedir. Ancak doğru olan burada kaydettiğimizdir.

[68] Ebu’l-Abbas ise Ebu’l-Abbas b. Süreyc diye bilinen kimsedir. Bk. Mecmuu’l-Fetâvâ, XVII, 103.

[69] İbn Abbas’ın bu açıklamasını, İbn Cerir İhlas suresi tefsirinde senediyle rivayet etmekte ve şöyle demektedir: “Bize Ali anlattı, bize Ebu Salih anlattı, bize Muaviye Ali’den, o İbn Abbas’tan bunu böylece nakletti…”

İbn Abbas’tan rivayet eden Ali ise İbn Ebi Talha’dır. Nitekim İbn Kesir tefsirinde de böyledir. Saduk (çok doğru sözlü) bir ravidir. Ancak İbn Abbas’la görüşmemiştir. İbn Abbas’ın tefsirini Mücahid’den nakletmiştir. Dolayısıyla İbn Abbas’tan rivayeti munkatı’dır.

Bunu ayrıca Ebu’ş-Şeyh el-Azame, (I, 383)de aynı sened ile rivayet etmiştir. Muhakkiki el-Mubarek Furî zayıf olduğunu belirtmiştir.

Ancak Hafız İbn Hacer, et-Tezhib’de şöyle demektedir: “Fakat aradaki vasıta bilindikten sonra ve o da güvenilir bir ravi olduğuna göre -ki bu da Mücahid’dir- bunda bir sakınca kalmamaktadır.”

Bk. Tefsiru İbn Abbas ve Marviyatihi fi’t-Tefsiri min Kütübi’s-Sünne, I, 25.

[70] Bu rivayet Mücahid, el-Hasen, ed-Dahhak’tan sahih olarak nakledildiği gibi merfu olarak da varid olmuşsa da sahih değildir. Bk. Ebu’ş-Şeyh, el-Azame, (I, 379); İbn Ebi Asım, es-Sünne -beraberinde el-Elbanî’nin Zilâlu’l-Cenne’si-; no: 673, 674, 675, 680, 688, 689.

[71] Bu açıklama İbrahim en-Nehaî’den sahih olarak gelmiştir. Bk. İbn Ebi Asım, es-Sünne, no: 687. İbn Abbas’tan zayıf bir isnadla da gelmiştir. Bk. el-Azame, (I, 380)

[72] El yazması nüshasında fazladan şu ifadeler de vardır: “Bundan dolayı bir gecede bu âyet-i kerîme’yi okuyan kimseyi yüce Allah muhafazası altına alır ve sabaha kadar şeytan ona yaklaşamaz.” Fetvalar’ında da böyledir.

[73] Müslim, Salatu’l-müsafirin, Bab, Fadli Sureti’l-Kehfi ve Âyeti’l–Kürsî, Nevevî, (VI, 341); Ebu Davud, Salat, Babu ma cae fi Ayeti’l-Kürsî, (Avnu’l-Ma’bud, IV, 334)

[74] Bu fazlalığı Abd b. Humeyd, Müsned’inde, Müslim ile aynı rivayet yolu ile kaydettiği gibi Ahmed de Müsned’inde (V, 141; es-Saatî, XVIII, 92); el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IV, 459; Beyhakî, Şuabu’l-İman, V, 353; el-Hakim et-Tirmizî, Nevadiru’l-Usul, s. 337. Ayrıca bk. Mevsuatu Fedaili Suveri’l-Kur’ân, (I, 141)

Şeyhul İslam İbn Teymiyye Rahmetullahi Aleyh “El Akidetu’l Vasıtıyye ve şerhi” adlı eserden

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: