Allah’a Kulluk ve Teslimiyete Özgü Alametler

Allahu Teala kullarına imanlarının nasıl istikamet bulup, üzerlerine rahmetin nasıl ineceğini ve isteklerinin nasıl gerçekleşeceğini öğretmiştir. Buna örnek vermek gerekirse, darlık ve şiddet anlarında, belaların vuku bulması, şiddetli sıkıntılar esnasında Allah’ın adıyla O’na yalvarmak, her amele O’nun adıyla başlamak, bir çocuk sahibi olduklarında şükür niyetiyle kurban kesmek ve çocuklara isim verirken Tevhidin belirtilerini taşıyan adlar vermek (Abdullah, Abdurrahman, Hibetullah, Ataullah, Emanetullah, Atiyyeturrahman gibi).(72) (72) Yazar kitabında, Tevhidi dile getiren Hindce adlardan da örnek vermektedir. Bu adlar da sahih olan akideye işaret etmektedir. Örneğin Hudabahş (Hibetullah), Allahdaye (Atiyetullah) gibi.
Ziraatlarından elde ettikleri hasılatın, bağ ve bostanlarından kaldırdıkları sebze ve meyvenin bir kısmım, hayvanlarının belli bir kısmını Allah için ayırmak, Allah için nezirde bulunmak, Hac ibadeti esnasında kesilen kurbanlık hayvanlara tazim niyetiyle boyunlarına bir alamet asarak saygınlık göstermemek; yemede, içmede, giyim ve kuşamda O’nun emir ve yasaklarına uymak, başına gelen her hayrın ve şerrin, açlık, tokluk, ucuzluk ve pahalılığın, sağlık ve hastalığın, basan ve azimetin, mutluluk ve mutsuzluğun, sevinç ve üzüntünün hepsinin O’ndan olduğuna; işleri kendi iradesine bağlamadan Allah’a havale etmek, (inşaallah şöyle yapcağım demek), Allah’ın kudretinin bariz olarak ortaya çıkmasına ve kulun da aczini ifade etmeye vesile olacak biçimde O’nun adını yüceltmek (Rabbim, Seyyidim, Yaratıcım demek), yemin edince O’nun adıyla yemin etmek ve Allah’ı tazime delalet eden birçok alameti yine Allahu Teala öğretmiştir.


Kim bu amellerden herhangi birisini Peygambarler, evliya, şehidler, ifritler, cinler için tahsis eder ve bir sıkıntı veya bir darlık başına gelince onlara adakta bulunur, onları adlarıyla çağırır veya yaptığı işlere bakarken onların adını söyler, çocuğu olunca kurbanlar ve adaklar keser veya çocuklarını onların adlarıyla adlandırır (Abdunnebi veya İmam-bahş ya da Pirbahş gibi) yahut da hububat, meyve ve sebzelerden belli bir kısmını onlara ayırır, tarlasından elde ettiklerinden onlara belli bir hisse ayırır; sonra bu adın hatırına gayesi için hayvanlarından belli bir sürü ayırıp bu sürüye muamelesinde o hayvanlara saygı duyduğunu belli eder, o ad uğruna elini hiç kaldırmaz, yemden ve samandan yemelerine asla engel olmaz, taş veya sopayla onlara vurmaz, bundan haya edip tazim gösterir; yemesinde, içmesinde ve giyinmesinde eski gelenek ve âdetlere sanki Şeriat’ın ahkamına uyuyormuş gibi uyar, belli yiyecek ve giyecekleri kadın ve erkeklerden bazı kesimlere yasaklayıp, bunlardan başkalarına satar, mesela falan yemeği erkekler yiyemez(73) (73) Yemek türlerinden bir yemektir. Fatıma (Ra) adına yapılır O yemeği erkekler değil, ancak kadınlar yiyebilir. (Ebu’l-Hasan en-Nedvi ) veya falan yemeği cariyeler yiyemez ya da o yemeği ikinci kez evlenmiş olan kadınlar yiyemez, şeyh Abdullah(74) (74) Abdulhak Dehlevi, Ceştiye Tarikatının büyük önderlerinden ve mürşidlerindendir. Hindistan’da Lakna’ya bağlı Radoli’de doğdu Tevhid ve Şeriat ilimlerinde ve dinin emirlerini ve Sünnet’i korumada, insanları Allah’a davette, terfit ve tecrid’de büyük bir makama sahipti H 836′ yılında öldü Hindistan’da cahil ve sapıklar O’nun adını kulanarak “Şeyh Abdulhakim Azığı” adında bir yemek icad etmişlerdir. Bu tatlı bir yemektir, irmik ve şeker karışımından yapılır. Bu, Türkçedekı “irmik Helvası” olmalı (çev.) adına hazırlanan Habis diye adlandırılan “İrmik Helvası”nı nargile kullananlar yiyemez gibi sözler söyleyip, hayrın ve şerrin meydana gelmesini ve darlık ve bolluğu o evliya ve şeyhlere bağlayıp “falan falanın lanetine uğradı da delirdi, falanca falan kimseyi huzurundan kovdu da fakir düştü, falan falana yardım etti de şansı açıldı ve insanlar ona ikbal etmeye başladılar, falan yıldızın akışıyla insanlara açlık musallat oldu, falanca işine, falan gün ve saate başladı da başarılı olamadı ve onu tamamlayamadı ve Allah Rasûlü dilerse şöyle olur, yahut şeyhim dilerse şöyle olur” der, veya dilediği kimselere Allah’a mahsus olan isim veya sıfatları verir-ki bu sıfatlar da, Allah’ın yüceliğinin ve büyüklüğünün alametleridir; bu durumlarda şirk gündeme gelir. Yarattıklarına muhtaç olmamak, mutlak kudret sahibi olmak, sonsuz cömertlik, kahretme ve cebaret gücüne sahip olmak -sanki mabudmuş gibi-, “zenginler zengini, ilahlar ilahı, maliku’1-mülk, melikü’1-mülk” demek, Peygamberlere, Ali ile ve O’nun çocuklarından herhangi birisinin adıyla (oniki imam gibi) veya şeyhin adıyla ya da onun kabriyle yemin etmenin tümüyle, şirk gündeme gelmiş olur. Buna “ibadette şirk” denir. Bunun da aslı, Allah’ın yarattığı mahlukları, işlediği amelleriyle Allah’tan gayrısına uygun olmayan bir makama çıkarmaktır. Bu şirk türünün dördüne de Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Nebevi açık bir biçimde işaret etmiştir.(75) (75) Risaletü’t-Tevhid, Sh. 25-44.)
Hanefi imamlarının şirk hakkındaki beyanlarını dile getirdikten sonra anlıyoruz ki şirkin bu ümmet arasında vuku bulması kaçınılmazdır. Buradan da Ümmet-i Muhammed arasında “büyük şirk”in hiçbir zaman olmayacağını söyleyenlerin sözlerini yerle bir etmektedir. Akıl sahibi olan herkes Ümmet-i Muhammed arasında “Büyük Şirk”in birçok türünün vuku bulduğunu rahatlıkla anlayabilir. Buna delil olarak Allah Rasûlü’nün şu sözü yeter:
“Benim ümmetimden bazı kabileler müşriklere katılmayıncaya kadar ve hatta ümmetimden bazı kabileler de putlara tapmayıncaya kadar Kıyamet kopmaz.”(76) (76) Müslim, 4/2215 (Tahziru’s-Sacid’de el-Elbani, Müslim’in şartına göredir der) Ebu Davud, Kitabu’l Fiten Bab’u Zikri’l-Fiteni ve Delailiha; 4252. “Devs kadınlarının kalça etleri Zul-hilse’nin etrafında titremeyinceye kadar Kıyamet kopmaz” Zulhilse, Devs kabilesinin Tibale’de cahiliyye döneminde tapındıkları bir puttu.(77) (77) Buhari, Kitabul-Fiten, Babu Tağayyürü’z-Zemani Hatta Tu’bede’l-Evsan, 13/76 (7116). Müslim, Kitabu’l-Fiten Babu La Tekunu’s-Saatin Hatta Ta’bude Devsun Zalhilseti. 4/2230 (2906). Her iki rivayet de Said İbnu’l-Museyyeb’den, Ebu Hureyre’den.
Yine Allah Rasûlü “Gece ve gündüz (insanlardan bazıları) Lât’a ve Uzza’ya tapmadan yok olup gitmez”(78) buyurmaktadır.(78) Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrati’s-Saatu, Babu la Tekunu’s-Saatu Hatta Ta’bude Devsun Za’1-Hilse 4/2230 (2907). Ebu Seleme ve Aişe (ra) yoluyla.
Hadislerde zikri geçen bu olaylar, şimdiye kadar vukubulmuş olmasa bile, şüphesiz bu birgün mutlaka olacaktır. Fakat ümmet arasında, velilere ve başkalarına ibadet etme, ibadetleri onlara bağışlama, onlar için kurban kesip adak adama, onlara dua edip onlarla istiğasede bulunma gibi, daha birçok benzeri bulunan ve inkarcılardan başka kimsenin inkar etmesi mümkün olmayan “büyük şirk” zuhur etmiştir.
Allah Rasûlü, birçok insanın dikkat edip de farkına varmadığı şirkten şöyle sakındırmıştır:
“Ey İnsanlar! Şirkten sakının! Çünkü şirk, karıncanın yürümesinden daha gizlidir.”(79)(79) Ahmed b. Hanbel, 4/403, İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 6/70-71 (29547) Buhari, Et-Tarihu’1-Kebir, 58. Rivayetlerin bütün yolları Beni Kahi den bir adam yoluyla, o da Ebu Musa El-Eş’arı’den el-Heysemi, Mecmau z-Zevaid de, 10/223. Aynı zamanda Ahmed, et-Taberani, el-Evsat ve el-Kebir’de rivayet edenler Ahmed’in ravileri ibni Hibban’ın ‘güvenilir” dediği Ebu Ali Hariç” sahih” ravilerdir Ebu Ya’la, Musned, 1/60-62 (54, 55, 56) Huzeyfe’nın hadisinden O da Ebu Bekr’den ‘ Merfu olarak İbni Hacer, El-Metâlıb el-Âliyye, 3/183’de İshak b. Rahaveyhe nisbet etmiştir Ebu Bekr el-Mervezi, Müsned’de (Sh 55), El-Hakim et-Tirmizi, Ma’kil b Yesar yoluyla Ebu Bekr’den (Sh 307) El-Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 10/224 Ebu Yala, Şeyhi Amr İbnu’l-Hasayn el-Ukali’den (Metruk’tur) El-Elbanı, Sahihu’l Cami’de, 1/694 (3731) sahihdir Ebu Nuaym, Hilye, 7/112 Kays b. Hazım’ın Ebu Bekr den rivayeti El-Elbani, Sahihul-Cami’de buna sahih” demiştir 1/693(3730).
Eğer birisi, “nasıl oluyor da siz, Allah’ın varlığını kabul eden, Kıyamet’e, Haşr’e ve İslam’ın tüm Şeriat’ine (ibadet ve atametine) iman edenleri; Allah’ın bir kulu hakkında ancak Allah’ın yapabileceği bir işi yapabileceğini veya onun adıyla kendisine seslenene inandığı için, onlara kafir ve müşrik diyorsunuz? Halbuki onlar kendilerine müşrik denilmesinden hoşlanmadıkları gibi, üstelik bundan şiddetle nefret ederler” derse, ne cevap vereceğiz?
Biz de buna cevap olarak deriz ki: Müslümanın başından yıldızların etkilerine veya herhangi bir mahlukun yarar ve zarar sağlayacağına inanmak, yahut Allah’tan gayrısına secde etmek ve benzeri ameller gelebilir. Bütün bunların hepsi, onun üzerinden İslam’ın adını kaldırır ve ona küfür ve şirk adını uygun görür. Bunu işleyen kimse bu nedenle müşrik olup dinden çıkmış olur. Eğer böyle değilse, Sahabe zekatı inkar edenlerin dinden çıktıklarında ittifak ederek onlarla savaşırlar mıydı hiç? Hadis kitaplarındaki Kitabu’r-Ridde’nin anlamı nedir? Allah Rasûlü’nün “Müslüman bir kimsenin tam üç şeyin dışında helal değildir, ve dinini terkeden…(80) (80) Buhari, 8/38, Kitabu’d-Diyet, Müslim 3/1302 (1676) sözünün ve “kim dinini değiştirirse onu öldürünüz”(81) (81) Buhari, 8/50 Kitab İstitabet el-Murded Din
 sözünün anlamı nedir? Bundan sonra nasıl olur da “Müslüman kesinlikle şirke düşmez” ve “İslam’la vasıfları küfür ve şirk, etkisi altına alamaz” denir?
Bu konuda söylenecek olan son söz: Müslümanlardan belli bir insanın, apaçık bir biçimde, hakkında açık naslar ve hüccet sabit olmadıkça, özellikle de içinde bulunduğu durumu cehaletinden ve te’vilden dolayı kavrayamıyorsa, ona “kafir” denilemez. Ancak, içinde bulunduğu durum hakkında hüccet sabit olup, şüphe, te’vil ve cehalete imkan kalmadığı halde, yine de ısrar ederse belli bir kimse hakkında şirk veya küfür hükmü gündeme girer.
Bu yazdıklarımızdan sakın ola herhangi bir kimse, bizim muvahhid olanları tekfir ettiğimizi zannetmesin. Zira “şirk” ve “küfür” kavramarı Şeriat’ta adı geçen kavramlardır. Ve ancak Şeriattaki şartlar ve kayıtlar içerisinde kullanılır. Müslümanın haksız yere tekfir edilmesi caiz değildir.
Hakeza, böylece İslam’dan çıkmış olan “müşrik” ve “mürted”in de tekfir edilmemesi, Şeriatta caiz değildir. Selef-i Salihin’den bazılarının kimi insanları, doğrudan doğruya isim vererek tekfir ettikleri, bilinen bir gerçektir. Çünkü onlar, müşrik ve kafir olarak adlandırılmayı hak etmişlerdi. Yoksa, ben şehadetimi (iki şehadeti) getiriyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekat veriyor ve hacca da gidiyor olabilirim. Ancak “Ben Ahmed Kadiyani’nin Allah katında Rasul olduğuna ve Allah’ın ruhunun seyyid (Ahmed) Bedevi’nin bedenine intikal ettiğine inanıyorum” diyen insanın kafir olduğunu nasıl söyleyemeyiz?
Hak herkesten daha aziz ve yücedir. Bu hususta asla tekfir etme kılıcı küfür ve kafir adını haketmiş olanlar ve bunun Şeriattaki şartlarını üzerlerinde taşıyanlara özellikle fiili yapan kimsenin yaptığı şeyi bilmesi ve ikrah durumunun tahakkuk etmemesi halinde karşı, Hak ehlinin boyunları üzerinde duran bir töhmet kılıcı olarak musallat edilmesi gerekmez.
Allame el-Alusi’nin, kabirciler ve kabre ibadet edenler hakkında gayet ince ve ihtiyatlı olan sözünü İmam İbni Teymiyye, teyid ederek onlar hakkında “tekfir” hükmünü vermek için acele etmemek ve aleyhinde hüccet ve delil sabit olmadıkça bu hükümden kaçınmak gerektiğini söylerken, şöyle demektedir: “Ve kabirlere ibadet edenler hakkında ilim sahibi olanlardan herhangi bir kimse onların kafir olmadıklarında tereddüt eder olmamıştır. Onların sözlerinin maksadı budur. Böyle kimseler, tevbe ettirilmeden ve haklarında delil olacak birşey olmadan öldürülmezler. Yahut bunun gibi müslümanlardan herhangi bir kimseyi ilim ehlinden hiçkimse tekfir etmemiştir. Şeyhülislam’ın bu konuda başka sözleri de vardır. Yararının olacağını düşünerek birkaçını aynen nakledeceğiz”(82) (82) Gayetu’l-Emani, 1/30, 36. dedikten sonra, İbni Teymiye’nin sözlerini nakletti…
Bu konuda (Abdulfettah) Ebu Ğudde’nin, tekfir etmek için acele etmekten kaçınılması gerektiğini, şirk ve küfür olan bir ameli işleyenin küfrüne hüküm vermek için, sözlerini İbni Teymiye’nin ve Hanefi alimlerinden bazılarının da sözleriyle destekleyerek, önemli açıklamalarda bulunur. Özet olarak şunları söylemektedir:
“Bid’at ehli olanlardan, apaçık ve sarih bir biçimde küfür sâdır olmayıp, dinden bilinip inanılması ve amel edilmesi gereken emirleri inkar etmedikleri sürece tekfir olunmazlar. Meğerki aleyhlerine, küfürlerine gidecek yolu açan bir hüccet olsun. Bundan sonra onların küfrüne, mürted olduğuna ve İslam dininden çıktıklarına hükmedilir.”(83) (83) Kitabu’l-Mukiza’, (ez-Zehebi) adlı asere Ebu Ğudde’nin yazdığı “te-tımme’de, Sh 147, 165.
Şeyhülislam İbni Teymiye diyor ki: “Bunun aslı, Kitab, Sünnet ve İcma’ya göre küfür olan söze ‘o söz olarak küfürdür’ denir. Bu da Şeriat’taki delillerin gösterdiği istikamette bir hükümdür. Zira “iman”, Allah ve Rasûlü’nden alınan hükümlerdendir. Bu küfür sözü söyleyen herhangi bir kimse hakkında, “tekfir şartları” gerçekleşinceye ve buna engel olacak sebepler de yok olmayıncaya kadar kimse “tekfir” edilemez. Mesela birisi İslam’a girişine yakın bir zamanda şarap veya faiz haram değildir dese, veya çöllerde yetişen bir kimse olsa, yahut bir sözü duyup onun Kur’an’dan veya bir Hadis işitip bunun Rasûl’ün Hadislerinden olduğuna inanmasa, -tıpkı Selef-i Salihinden bazılarının hiç duymadıkları bir hadisi inkar etmeleri gibi- diye örnek verdikten sonra, şöyle dedi: “Bunlar hakkında kesin olarak Kitab’tan hüccet sabit olmadıktan sonra “tekfir” olunmazlar. Rasûller gönderildikten sonra, insanların bir hücceti olmasın diye (en-Nisa: 165) Allahu Teala bu ümmetin hata ve unutkanlıktan dolayı işlediklerini bağışlamıştır.(84) (84) Mecmuu’l-Fetava, 35/165.
İbni Teymiye, sözlerine şöyle devam ediyor: “Tekfir konusuna gelince, Ümmet-i Muhammed’den ictihad edip hata eden ve bu içtihadından hakkı amaç edinip de hatasından dolayı bulamayan kimse tekfir olunmaz; bilakis onun hatası bağışlanır. Kim kendisine apaçık bir şekilde Rasûl’ün getirdiği malum olduktan sonra, Rasûl’ün getirdiği hidayete aykırı davranır ve mü’minlerden başkasının yoluna uyarsa, kafirdir. Kim de hevasına uyar ve Hakkı öğrenme yolunda kusur yapar ve ilmi olmadan konuşursa, o asi ve günahkardır. Fasık da olabilir, iyilikleri kötülüklerine tercih eden bir kimse de olabilir.”(85) (85) Mecmuu’l-Fetava; 12/180.
Bir başka yerde şöyle der: “Bu bir gerçektir ki ben ve benimle beraber olan herkes bilmektedir ki, ben bir insana, hakkında Risalete karşı gelip ona aykırı davrandığında kafir, fasık veya asi olacağını isbat eden bir hüccet olmadıkça hüküm vermeyi şiddetlice yasaklayanlardanım. Ben bunu da ifade etmek isterim ki, Allahu Teala bu Ümmetin genel anlamda söz ve amel meselelerinde işlediği hataları bağışlamıştır. Bu güne kadar bildiğimiz, Selefin bu konudaki birçok meseleleri tartışmalarına rağmen onlardan hiçbirisinin muayyen bir kimseyi ne küfür ve fıskla, ne de isyanla suçladıklarına şahid olunmaz.”
İbni Teymiye, sonra bazı örnekler vererek şöyle konuşur: “Ben  insanlara her zaman  şunu  açıklardım: Selefin ve İmamların, “şöyle şöyle diyenin mutlak anlamda kafir olduğuna” dair söyledikleri sözler haktır. Ancak, tekfiri mutlak geniş anlamda kullanmakla belli kimse hakkında kullanmak arasındaki farkı gözetmek zaruridir. Tekfir meselesi, karşılığında Allah’ın Cehennem azabından söz etiği bir ameldir. Velev ki bu meseleye giren söz, Rasûl’ü yalanlamak bile olsa. Fakat böyle bir kimse İslam’a daha yeni girmiş olabilir veya ilim elde edebilme imkanı çok zayıf olan uzak bir çöl bedevisi olabilir. Böylesi, inkar ettiği şeyde aleyhine hüccet sabit olmadıkça tekfir olunmaz. Olabilir ki, bu insana hiç duyurulmamış veya duymuş olduğu halde onun ilminde sabit olmamış veya onun o naslara karşı olan diğer bir nassı bilmesi sözkonusudur. Bu nedenle de onu tevil etmiş olabilir. Velev ki bu tevilinde hata etmiş olsa bile. Ben bu meselelerde daima Buhari ve Müslim’de bulunan şu hadisi hatırlarım: Adamın birisi diyor ki: “Ben öldüğüm zaman beni yakınız. Sonra küllerimi toprağa sürüp alınız ve denize atınız. Eğer Allah takdir etmişse bana öyle azap edecek ki, insanlardan hiçbirisine bu azabı vermeyecektir.” Bu vasiyetini yerine getirdiler. Allah o kula öldükten sonra sorar: “Seni bu yaptığına iten sebep neydi?” Kul da şöyle der: “Senden korkum!” Allah da onu bağışlar.(86)(86) Buhari, Kitabu’l-Enbiya, 4/144-151; Müslim, 4/2110 (2756).
Bu insan, Allah’ın kudretinden ve öldükten ve toprağa gömüldükten sonra onu tekrar dirilteceğinden şüphesi olan biriydi. Ancak Allah’ın kendisini cezalandırmasından da korkan bir mü’mindi. Allah da bundan dolayı onu bağışladı. İctihad ehlinden olan ve Allah Rasûlü’ne uymakta azim ve hırs sahibi olan bir insanın bağışlanması ise, diğerlerine göre daha uygun olur.”
İbni Aseymin şöyle diyor: “Bir kimse “siz te’vil ehlini kafir veya fasık olarak görüyor musunuz?” derse ona deriz ki; bir kimsenin kafirliği ve fasıklığı hükmü bize değil, Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne ait bir hükümdür. Bunun kaynağı ve başvurulacak merci, Kitab ve Sünnet’ten ibaret olan Şeriat ahkamıdır. Bunun için hiçkimse, Kitap ve Sünnet’ten hakkında delil olmadan ne tekfir edilir, ne de ona fasık denilir.
Müslüman hakkında asıl olan, onun zahirde adalet ehli ve İslam olduğudur. Bunu ortadan kaldıracak Şer’i bir delil olmadıkça, onun adalet ve İslam’ının devamlılığına hükmedilir. Hiçbir şekilde böyle bir insana kafir veya fasık denilmesinde acele etmek caiz diğildir. Çünkü bunda sakınılması gereken iki büyük tehlike vardır.
Birincisi; kendisi hakkında hüküm verdiğimiz kişiye yönelttiğimiz hüküm de Allah’a yalan iftirada bulunmak olabilir.
İkincisi ise; Müslim’in Abdullah b. Ömer yoluyla Allah Rasûlü’nden rivayet etiği bir Hadisteki uyarıdır: Rasûlullah şöyle buyurur: “Kişi kardeşine kafir derse, onlardan birisine bu hüküm geri döner.”(87) (87) Müslim, Kitabu’1-İman, Babu, Beyani Hali Men Kale li Ehiyyi’l Müslimi ya Kafir, 1/60, 79 (111).
Bir başka rivayette şöyle buyurulur: “Eğer o kimse kafir ise, öyledir. Yoksa bu söz kendisine döner.”(88)(88)A.g.e., 1/79.
Yine Müslim’de Ebu Zerr’den gelen bir rivayette Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Kim bir kimseyi kafir veya Allah’ın düşmanı olarak çağırır da o kimse öyle değilse, bu hüküm ona geri döner.”(89)(89) A.g.e., 1/79(112).
Buna göre, bir müslüman hakkında “küfür” veya “fısk” hükmü verilmeden, iki şeye dikkat edilmesi gerekir:
Birincisi: Küfrü veya fıskı gerektiren söz veya
amel hakkında Kitab veya Sünnet’ten delil.
ikincisi: Bu hükmün, belli bir sözü söyleyen veya ameli işleyenin küfrü veya fıskının hakkında geçerli olabilmesi için gerekli şartların bulunması ve özür teşkil edecek olan engellerin ortadan kalkması.
Bu şartların en önemlilerinden birisi, bu söz veya amelin kafir veya fasık olmasına neden olacağını bilmesidir.
“Kim kendisine hidayet apaçık belli olduktan sonra mü’minlerden başkasının yoluna uyarsa, onu yöneldiğine iletir ve sonra da Cehennem’e koyarız. Orası ne kötü bir yerdir.(el-İsra: 115)”
“Allah bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, onlara korkacaklarını açıkça bildirmeden şaşırtıcı değildir. Allah herşeyi bilicidir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de çok yardımcı olacak bir kimseniz yoktur.(et-Tevbe:115-116).”
Bunun için ilim ehli olanlar şöyle demişlerdir: Farzları reddeden kimse daha yeni İslam’la tanışmışsa, farzları tamamiyle öğreninceye, hakkındaki özür engelleri ortadan kalkıncaya kadar ve onu küfre veya fiska düşürücü olan şeylerin onun iradesiyle meydana geldiği belli olmadan tekfir olunmaz? Bunun misalini vermek gerekirse, küfrü gerektirecek olan söze veya amele rızası olmadan ikrah ile zorlanması durumunda tekfir olunmaz.
“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç kim iman ettikten sonra gönülden küfre razı olursa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlar için büyük bir azap vardır. “(en-Nahl: 106)”
Şiddetli sevinç ve üzüntü, korku veya benzeri durumlarda ne diyeceğini bilemeyecek kadar şaşırıp akli dengesini yitirmek de verilebilecek örnekler arasındadır. Bunun delili, Müslim’in Enes b. Malik’ten, O’nun da Allah Rasûlü’nden rivayet ettiği bir Hadistir. Allah Rasûlü şöyle buyurdu:
“Allah, kulunun tevbesi karşısında sizden birinin bir çölde devesinin ipi çözülerek üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunduğu halde kaybolmasından sonra, gelip bir ağacın gölgesinde ona sırtını dayayarak oturup devesinden iyice ümidini kestikten sonra, birdenbire, devesini yanıbaşında dimdik duruyor görüp, kalkıp onun yularından tutarak, sevincinin şiddetinden ötürü “ey Allah’ım! Sen benim kulum, ben senin Rabbinim!” diyerek hata yapmasındaki sevinçten daha şiddetli sevinir.”(90) (90) El-Kavaidul-Musla fi Sifati’l-Nüsna, Sh. 116-119; Buhari, Kitabu’d-Deavad, 7/146, Müslim, 4/2104 (2747).
Böylece biz, “tekfir” meselesiyle ilgili olarak, alimlerin önerdikleri Şer’i şart ve kayıtları açıklamış olduk. Allah daha iyisini bilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: