Tevhid Hususunda Önemli Bir Açıklama

-Yüce Allah’ın izniyle- sözlerimizi pek büyük ve oldukça önemli şimdiye kadar ki açıklamalardan da anlaşılan bir mesele ile bitirelim. Bu mesele oldukça önemli olduğundan ve çokça hataya düşülmesine sebeb teşkil ettiğinden ayrıca onu sözkonusu etmemiz gerekmektedir: Tevhidin hem kalb, hem dil, hem de amel ile olmasının kaçınılmaz olduğu üzerinde görüş ayrılığı yoktur. Bunlardan herhangi birisi yerine getirilmeyecek olursa, kişi müslüman olamaz. Şâyet tevhidi bilmekle birlikte gereğince amel etmezse, o tıpkı Firavun, İblis ve benzerleri gibi inatçı bir kâfirdir.

Müellif bu şüphelerin sonunda oldukça büyük olan şu meseleyi sözkonusu etmektedir: İnsanın hem kalbi, hem sözü, hem de ameliyle muvahhid olması kaçınılmaz bir husustur. Şâyet kalbiyle tevhid edici olmakla birlikte sözü ya da ameliyle tevhid edici olmazsa, şüphesiz ki o iddiasında doğru olmayan bir kimsedir. Çünkü kalbin tevhidinin arkasından söz ve amel ile tevhid gelir. Zira Peygamber sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır:

“Şunu bilin ki şüphesiz ki vücutta bir çiğnem et vardır. O düzelirse, bütün vücud düzelir, o bozulursa bütün vücud bozulur. İyi bilin ki o kalbtir.”[22]

Bir kimse iddia ettiği üzere kalbiyle tevhid edici olmakla birlikte Allah’ı söz ve davranışlarıyla tevhid etmeyecek olursa, bu kişi hakkı kesin olarak bilmekle beraber, batıl üzere ısrar ve inat edip, daha önceki rububiyyet iddiasını sürdüren Firavun kabilinden bir kimse olur. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

”Kalbleri onlara inandığı halde, zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları (âyetlerimizi) inkar ettiler.” (en-Neml, 27/14)

Yüce Allah Musa aleyhisselam’ın Firavun’a şöyle dediğini bize zikretmektedir:

”Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.” (el-İsra, 17/102)

Bu hususta ise insanların çoğu yanlışlık yapmakta ve şöyle demektedirler: Bu doğrudur ve biz bunu anlıyoruz, hak olduğuna da tanıklık ediyoruz. Şu kadar var ki böyle bir şeyi biz yapamıyoruz. Bizim ülkemizin halkı arasında ancak uygun gördükleri şeyler yapılabilir… ve buna benzer daha başka mazeretler ileri sürerler.

Müellifin: “Bu hususta insanların bir çoğu yanlışlık yapmaktadırlar…” sözleri şu demektir: İnsanların çoğu bu hususun hak olduğunu bilir ve: Biz bunun hakkın kendisi olduğunu biliyoruz fakat bizler beldemizin insanlarına uymadığı için buna güç yetiremiyoruz derler ve buna benzer mazeretler ileri sürerler. Böyle bir mazeretin ise Allah nezdinde kendilerine bir faydası olmaz. Çünkü kişiye düşen Allah’ın rızasını aramaktır. İsterse insanlar öfkelensinler. İnsanların rızalarına Allah’ı gazablandırmak pahasına uymamak gerekir. Bu ise onların atalarının ileri sürdükleri delillere benzer bir gerekçedir ki sözü edilen bu ataların yüce Allah şöyle söylediklerini bize aktarmaktadır:

”Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve gerçekten biz onların izleri üzerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz.” (ez-Zuhruf, 43/22)

Bir diğer âyette de:

”… Muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.” (ez-Zuhruf, 43/23) dedikleri zikredilmektedir.

Fakat bu zavallı kişi küfür önderlerinin çoğunun hakkı bilmekle birlikte ancak birtakım mazeretler ileri sürerek terkettiklerini bilmemektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”Onlar Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar.” (et-Tevbe, 9/9)

Ve buna benzer; “Onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (el-Bakara, 2/146) buyruğu ile diğer âyetlerde olduğu gibi.

Müellifin: “Fakat bu zavallı… bilmez” sözleri şu demektir: Bu fıkıh (ince anlamları kavrama) ve basiret yoksunu kimse küfür önderlerinin çoğunlukla hakkı bilmekle birlikte inatlaşarak hakka muhalefet ettiklerini de bilmemektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine kitabı verdiğimiz kimseler onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (el-Bakara, 146) ve; “Allah’ın âyetlerini az bir bedele sattılar.” (et-Tevbe, 9/9) diye buyurmaktadır. Bunlar kendilerine hiçbir şekilde fayda sağlamayacak şeyleri mazeret diye ileri sürüyorlardı. Kimilerinin başkanlıklarının elden gideceğinden, meclislerin başlarında oturma imkanını ve benzeri imkanları kaybedeceklerinden korkmaları gibi.

Küfrün önderlerinin birçoğu hükmü bilirler. Fakat onlar o hükümden hoşlanmıyor ve ona uymuyorlar. Gereğince amel etmeksizin hakkı bilmek, hakkı büsbütün bilmemekten daha ağırdır. Çünkü hakkı bilmeyen bir kimse mazur görülebilir. Böyle bir kimse hakkı bilip, kendisine gelebilir ve büyüklük taslayan inatçının aksine öğrenmeye başlayabilir. Bundan dolayı yahudiler gazaba uğramış kimseler olmuşlardır. Çünkü onlar hakkı bilmekle birlikte onu terketmişlerdi. Hristiyanlar da sapıtmış kimselerdirler, çünkü onlar hakkı bilmiyorlardı. Fakat Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem’in peygamber olarak gönderilmesinden sonra hristiyanlar da bilen kimselerden oldular ve kendilerine gazab edilmiş olmaları bakımından tıpkı yahudiler gibi oldular.

Tevhidi anlamadığı ya da kalbinden ona inanmadığı halde açıkça tevhid gereğince amel eden bir kimse münafıktır. Böyle bir kimse yüce Allah’ın: “Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (en-Nisa, 4/145) buyruğu dolayısıyla sade kâfirden daha kötüdür.

Müellif şunu söylemektedir: Bir kimse zahiren yani dil ve azaları ile tevhid gereğince amel etmekle birlikte kalbten tevhide iman etmiyor ve onu kavramıyor ise o kimse münafıktır ve açıktan açığa kâfir olduğunu söyleyen kimseden daha kötüdür. Çünkü yüce Allah: “Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (en-Nisa, 4/145) diye buyurmaktadır. Bu hakkı bilmekle birlikte kalbten o haktan hoşlanmayan ve o hak ile kalbi huzur bulmayıp, hak kalbinde yer etmemekle birlikte Allah’ı, Rasûlünü ve mü’minleri aldatmak maksadı ile şeriata bağlı olduğunu izhar eden inatçı kimse hakkında açıkça anlaşılan bir hükümdür. Bu hakkı büsbütün anlayamayan ve bunu farkedemeyen, bununla birlikte insanların amel ettiği gibi amel ederek onların işleri ve bu yaptıklarının maksadının ne olduğunu açıkça bilemeyen kimseye gelince, buna tebliğ etmek ve gerçeği öğretmek gerekir. Şâyet üzerinde bulunduğu kalbi inkar halinde ısrar edecek olursa, o kimse münafıktır.

Bu mesele pek büyük ve uzun bir meseledir. İnsanların söyledikleri sözlerde bu mesele üzerinde iyice düşünüldüğü takdirde kimin hakkı bildiği ve bununla birlikte dünyalığı eksileceği makam ve mevkisini kısmen ya da tamamen kaybedeceği korkusu yahut herhangi bir kimseye karşı durumu idare etmek maksadı ile hak gereğince ameli terkettiği açıkça görüleceği gibi batılen değil de, sadece zahiren hak gereğince kimlerin amel ettiği de görülür. Böyle bir kimseye kalbindeki itikadına dair soru sorulacak olursa, bunu bilmediği görülür. Fakat bu durumda kişiye düşen yüce Allah’ın kitabındaki iki âyet-i kerimeyi iyice kavramaktır.

Müellif bu meselenin pek büyük ve uzunca bir mesele olduğunu açıklamaktadır. Yani bu meseleyi etraflı bir şekilde ele almak uzayıp gider. Çünkü insanların bir çoğu kınanmak korkusu ile yahut bir makam ya da dünyalık ümidi ile hakkı kabul etmek istemez. O bakımdan kimin münafık, kimin de samimi ve halis bir iman ile mü’min olduğunun bilinebilmesi için insanların hallerinin izlenip, ele alınmasına ve bütünü ile bilinmesine gerek vardır.

Bu iki âyetin birincisi yüce Allah’ın: ”Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz.” (et-Tevbe, 9/66) buyruğudur. Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem ile birlikte Bizanslılara karşı gazaya katılan bazı ashabın eğlence ve oyun olsun diye söyledikleri bir söz sebebi ile kâfir oldukları açıkça anlaşıldığına göre malı yahut mevkii eksilir korkusuyla ya da herhangi bir kimseye karşı durumu idare etmek maksadı ile küfrü gerektiren bir söz söyleyen yahut gereğince amel eden bir kimsenin de alay ve şaka olsun diye bir söz söyleyen kimseden daha ileri bir durumda olduğu açıkça anlaşılır.

Müellif yüce Allah’ın kitabındaki iki âyetin iyice düşünmesini teşvik etmektedir. Bunlardan birisi:”Özür dilemeyin siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz.” (et-Tevbe, 9/66) âyetidir. Bu âyet-i kerime Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem’ı ve onun Kur’ân’ı bilen ashabına dil uzatan münafıklar hakkında inmiştir.

Müellif şöyle demektedir: Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem ile birlikte Tebuk gazvesine katılan bu münafıklar ciddi değil de şaka olsun diye söyledikleri bir söz sebebiyle kâfir olduklarına göre konumunu yahut mevkiini kaybetmek korkusu ya da benzeri bir sebeble kalbinden isteyerek ve ciddi olarak kâfir olan bir kimse hakkındaki kanaat ne olabilir? Elbetteki onun bu yaptığı öbürünkinden çok çok büyüktür. Çünkü ister korku, ister ümit maksadı ile olsun gerçekte hepsi imanlarından sonra küfre sapmış kimselerdirler. Onlar bu işi ister alay olsun diye yapmış olsunlar, isterse de ciddi ve küfür maksadıyla yapmış olsunlar farketmez. Şüphesiz ki herbir insan eğer içinden küfrü gizlemekle birlikte, müslüman olduğunu açığa vuruyor ise o hangi şekilde olursa olsun münafık bir kimsedir.

İkinci âyet-i kerime de yüce Allah’ın şu buyruğudur:

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananlar müstesna olmak üzere kim imandan sonra Allah’ı tanımaz ve küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azab da vardır. Bunun sebebi onların dünya hayatını, ahiretten daha çok sevmeleridir.” (en-Nahl, 16/106-107)

Yüce Allah bu gibi kimseler arasından sadece kalbi iman ile dopdolu olmakla birlikte zorlanan kimseyi istisna etmiş bulunmaktadır. Bunun dışında kalanlar ise bu işi ister korkarak, ister durumu idare etmek maksadıyla, ister vatanından, ailesinden, aşiretinden ya da malından uzak kalmak istemediği, onları elden çıkarmak istemediği için yapmış olsun, isterse de şaka yollu yahutta bunun dışında -zorlanan bir kimse olması hali müstesna- her ne maksatla yapmış olursa olsun imanından sonra kâfir olur.

Müellifin üzerinde iyice düşünülmesini teşvik ettiği ikinci âyet bu âyettir. Bu âyet şuna delildir: Zorlanan kimse dışında imanından sonra kâfir olan hiçbir kimsenin mazereti makbul değildir. İster şaka, ister bir görevi kaybetmemek, ister vatanı savunmak ya da buna benzer başka herhangi bir maksat ile olursa olsun kendi tercihi ve iradesi ile küfrü gerektiren bir iş yapan bir kişi kâfir olur. Çünkü yüce Allah kalbi iman ile dopdolu olmak şartıyla zorlanan kimse dışında hiçbir kimsenin kâfir olmasının mazeretini kabul etmemiştir.

Ayet bu hususa şu iki bakımdan delil teşkil etmektedir:

1- Yüce Allah’ın: “Zorlananlar müstesna olmak üzere” diye buyurmuş olmasıdır. Yüce Allah sadece zorlanan kimseyi istisna etmiştir. Bilindiği gibi insan ancak bir söz söylemeye yahutta bir iş işlemeye zorlanabilir. Kalbte bir inanca sahib olmak için ise hiç kimse zorlanamaz.

Yani yüce Allah bu âyet-i kerimede kâfirlerden zorlananlar dışında kalanları istisna etmemiştir. Zorlamak (ikrah) ise ancak söz ya da fiil hakkında olabilir. Kalbin inancına gelince, Allah’tan başka kimse onu bilemez ve bu hususta ikrah (zorlama) düşünülemez. Çünkü herhangi bir kimsenin bir şahsı zorlayarak: Senin şöyle şöyle inanman kaçınılmazdır demesine imkan yoktur. Zira bu kişinin bilmesine imkan olmayan gizli bir haldir. İkrah ancak söz ya da davranış ile açığa çıkan şeyler hakkında sözkonusu olabilir.

İkinci şekle gelince, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bunun sebebi onların dünya hayatını, ahiretten daha çok sevmeleridir.” Yüce Allah burada böyle bir küfür ve azabın inanç, cahillik, dinin sevilmemesi yahut küfrün sevilmesi gibi bir sebeble sözkonusu olmadığını, aksine sebebinin bu tutumda dünyevi bir halin sebeb teşkil ettiğini ve kişinin dünyevi bu payı dinine tercih ettiğini açıkça ifade etmektedir.

Ayetin ikinci delalet yönü şudur: Bunlar dünya hayatını ahiretten daha çok sevmiş kimselerdir. Dolayısıyla onların küfre sapmalarının sebebi dünyayı, ahiretten daha çok sevmeleridir. Dünya ile kastedilen onunla ilgili hertürlü makam, mal, başkanlık ya da buna benzer dünyada bulunan ve ahirete tercih edilen herşeydir. Böyle bir kimsenin kâfir olması dünyayı tercih etmesinden ötürüdür. O bakımdan bu kişi küfrü sevmese dahi kâfir olur. Çünkü bu kimse dünya hayatını seven bir kimsedir ve bundan dolayı küfre yönelmektedir. Çünkü bazı insanlar küfrü sevdiği ve beğendiği için kâfir olduğu gibi, bazı insanlar mal, mevki ya da başkanlık dolayısıyla kâfir olmaktadır. Kimi insanlar da bu yolla yönetimlerden bir şeyler elde etmek maksadıyla küfre sapmaktadır ve buna benzer sebeblerle küfre sapar. Kısacası küfre sapmanın maksatları pek çoktur.

Yüce Allah’tan bizleri sırat-ı müstakime iletmesini, bizi hidayete ilettikten sonra kalblerimizi saptırmamasını niyaz ederiz.

En iyi bilen şanı yüce Allah’tır. Peygamberimiz Muhammed’e, onun aile halkına, ashabına da salat ve selamlar olsun.

Şeyhu’l-İslam Muhammed b. Abdülvahhab -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu kitabını ilmi aziz ve celil olan Allah’a havale ederek, peygamberi Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’a da salat ve selam ile bitirmektedir. Böylelikle “Keşfu’ş-Şubuhât (Şüphelerin Giderilmesi)” adlı eser de sona ermektedir.

Yüce Allah’tan bu ilme en güzel şekli ile mükafatlandırmasını, onun ecir ve mükafatından bizi de payidar kılmasını, lütuf ve ihsan yurdunda onunla birlikte bizi bir araya getirmesini niyaz ederiz. Şüphesiz ki O ihsanı bol ve pek cömert olandır. Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, Peygamberimiz Muhammed’e Allah’ın salat ve selamları olsun.

[22] Buhari, 52; Müslim, 1599 nolu hadisler.

ŞÜPHELERİ YOKEDEN TEVHİD GERÇEĞİ Şeyh İbn ‘Useymîn rahmetullahi aleyh

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: