Uluhiyyet Tevhidi

Kulların kendi fiilleriyle, yüce Allah’ı bir ve tek olarak tanıdıklarını ortaya koymalarıdır. Buna ibadet tevhidi adı da verilir. Bu anlam itibariyle kesin olarak şu hususlara inanmayı ihtiva eder: Hak ilah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan O Allah’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar batıldır. Yalnızca yüce Allah’a ibadet edilmeli, O’na boyun eğilmeli, mutlak olarak sadece O’na itaat olunmalıdır. Kim olursa olsun kimse O’na ortak koşulmamalıdır. Namaz, oruç, zekat, hac, dua, istiâne (yardım dileme), adak, zebh (eti yenir hayvanları kesmek), tevekkül, havf, recâ (korku ve ümit), sevgi ve buna benzer zâhir ve bâtın (gizli ve açık) ibadet türlerinden hiçbir şeyin O’ndan başkası için yapılmamasıdır. Allah’a sevgi, korku ve ümitle birarada ibadet olunmasıdır ki, bunlardan bir bölümü ile O’na ibadet edip bir bölümünü dışarda tutmak sapıklıktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (el-Fatiha, 1/5);”Kim buna dair hiçbir delili bulunmaksızın, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler -hiç şüphesiz- kurtuluşa eremezler.” (el-Mu’minûn, 23/117)Ulûhiyetin tevhidi bütün Rasûllerin kendisine çağırdıkları bir husustur. Önceki ümmetleri helâk yollarına götüren bu tevhidin inkârıdır. Dinin başı, sonu, içi ve dışı ulûhiyetin tevhididir. Rasûllerin ilk ve son çağrısı budur. Bunun için Rasûller gönderilmiş, Kitablar indirilmiş, cihad maksadıyla kılıçlar çekilmiş; mü’minlerle kâfirler, cennet ehli ile cehennem ehli birbirinden ayrılmıştır.İşte; ”Allah’tan başka ilah yoktur” cümlesinin anlamı budur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Senden önce gönderdiğimiz herbir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka ilâh yoktur, o halde yalnız bana ibadet edin.” (el-Enbiyâ, 21/25)Rubûbiyetin tevhidi, ulûhiyetin tevhidini gerektirir. Çünkü yaratıcı, rızık verici, malik, tasarrufta bulunan, hayat veren, öldüren, bütün kemal sıfatlarına sahib, hertürlü eksiklikten münezzeh, herşey elinde bulunan bir Rabbin, aynı zamanda hiçbir ortağı bulunmayan ve ibadetin yalnız kendisine yöneltildiği mutlak bir ilah olması da gereklidir.Yüce Allah:”Ben cinleri de, insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56) diye buyurmaktadır.Çünkü müşrikler bir ve tek ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok ilaha ibadet ediyorlar ve bunların kendilerini yüce Allah’a yakınlaştırdıklarını ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini de kabul ediyorlardı. İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyetin tevhidini kabul etmelerine rağmen onları mü’min olarak değerlendirmemiş, aksine ibadette başkalarını kendisine ortak koşmaları dolayısıyla onları kâfir olarak değerlendirmiştir.İşte bu noktada selefin yani ehl-i sünnet ve’l-cemaatin inancı uluhiyet hususunda başkalarından ayrılmaktadır. Bazılarının kastettiği gibi tevhidin anlamı onlara göre yalnızca Allah’tan başka yaratıcı ilah olmamasından ibaret değildir. Aksine onlara göre uluhiyetin tevhid edilmesi, ancak şu iki esasın varlığı ile birlikte gerçekleşebilir:1- Bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca yüce Allah’a yapılması, yaratılmış hiçbir varlığa yaratıcının hak ve özelliklerinden hiçbirisinin verilmemesi.Buna göre Allah’tan başkasına ibadet edilmez, Allah’tan başkası için namaz kılınmaz, Allah’tan başkasına secde edilmez, Allah’tan başkasına adakta bulunulmaz, Allah’tan başkasına tevekkül edilmez. Şüphesiz uluhiyetin tevhid edilmesi, ibadetin yalnızca yüce Allah’a yapılmasını gerektirir. İbadet ise ya kalb ile dilin bir sözü yahut ta kalb ile organların bir amelidir.Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” (el-En’âm, 6/162-163);”Uyanık olun halis olan din yalnız Allah’ındır.” (ez-Zümer, 39/3)2- İbadet yüce Allah’ın ve Rasûlünün emrettiğine uygun olmalıdır.Buna göre ibadet boyun eğmek ve itaatin yalnızca O’na yapılması sureti ile Allah’ın tevhid edilmesi “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” diye ifadelendirilen şehadetin gerçekleştirilmesi demektir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’a tabi olup, onun emir ve yasaklarına boyun eğmek de “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür” şehadetinin gerçekleştirilmesidir. O halde ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in yöntemi şudur:Onlar yüce Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Allah’tan başkasından dilekte bulunmazlar, ancak Allah’tan yardım dilerler. Ancak yüce Allah’ın imdatlarına koşmasını isterler. Yalnızca yüce Allah’a tevekkül ederler. O’ndan başkasından korkmazlar. Yüce Allah’a itaat, ibadet ederek ve salih ameller ile yakınlaşmaya çalışırlar. Yüce Allah:”Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (en-Nisâ, 4/36) diye buyurmaktadır.

Uluhiyyet Tevhidinin Gerekleri

 İhlas: Kulun tüm sözlerinde, açık ve gizli amellerinde tek dileğinin Allah’ın rızası olup başkasına önem vermemesi, makam mevki hırsı olmadan ve insanların övgüsünü elde etmek için değil yalnız O’na yaklaşmak için kulluk etmesidir. Şirk, ihlasa aykırıdır. Kalpte riyânın olması için, ihlassız olmak yeter. Riyâ, amelde Allah’tan başkasının beğenisini kazanma isteğidir ki, bu da küçük şirkdir!Tevekkül: Kökü, “vekâlet”tir. Her şeyde vekile itimat edip güvenme anlamına gelir. Allah’a tevekkülün gerçek anlamda tahakkuk edebilmesi için, önce Allah’tan başka dayanak kılınan tağutların tümden inkar edilmesi ve Allah’ın emrettiği vesilelere yapışılması gerekir. Bundan dolayı, tevekkül için; “sebepleri inkar ederek amel etmek” denilir. (Sebepleri devre dışı bırakmamak ancak onlara değil Allah’a güvenmek).Muhabbet: Allah sevgisi, uluhiyyet tevhidinin gerektirdiği en önemli hususlardan olup onun özel bir makamıdır. Sahibine müjdeler olsun!Havf ve Recâ: Korku ve Ümit tevhidin temel esaslarındandır. Müslümana farz olan, başkasından değil yalnız Allah’tan korkmasıdır. Korkunun yeri kalptir ancak izleri insanın davranışlarından ortaya çıkar. Mü’min korku içerisinde olduğu sürece hayırdadır. Korkusu gidince sapıtır ve şaşkınlığa düşer. Allah’tan başkasından korkmak, rezilliklerin en alçağıdır. İnsanın fitneye düşmesi, ihlasına halel gelmesi gibi hallerde bu korku düşer.Sabır: Sürekli türlü belalara maruz kalınabilmesi hasebiyle sabır, önemli esaslardan sayılır. Sabrın; öfkede, itaatte, günahtan kaçınmada ve de Allah’ın takdirinde olmak üzere bazı türleri vardır. Müslümanın sabrından dolayı kendisine hayırlı bir karşılık, bir çıkış yolunun olduğuna inanması ve başına gelen belaları hafif görmesi gerekir. Zira bazı musibetler diğerlerinden daha ağırdırlar. Şükür ve Hamd: İmanın yarısı şükür, yarısı da sabırdır şeklinde bir tanım vardır. Şüphesiz kul, her halukârda Rabbine hamdetmelidir. Şükür de Allah’ın nimetlerinin eserinin kulun dilinde ikrarıdır. Hamd hem nimet hem de musibet için, şükürse yalnız nimete yapılır. Allah için öfkelenmek ve O’nun için kıskanmak: Müslüman nasıl Rabbi’nin rızası için severse, öfkelenmesini de O’nun rızası için kılar. O’nun hududları çiğnendiği zaman kesinlikle hiddetlenir. Kıskanma hakkında ise, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem “Allah kıskanır, mü’min de kıskanır. Allah’ın kıskanması, haram kıldığı şeyleri kulun yapmasıdır” buyurmuştur.[17] Kulun Rabbi için kıskanması şunları gerektirir.Söz ve fiillerini Rabbinden başkası için yapmaması,Allah’a, sâ’yu tâat’ten hâlî (tâatsiz) geçen zamanları kıskanması. Çünkü Müslüman için vakit çok kıymetlidir, her ânı değerlendirilmelidir.Allah’ın yasaklarına düştüğü veya O’nun hakkını edâ etmede ihmalkâr davrandığı zamanlara müte’essif olur, üzülür ve pişmanlık duyar.Duâ: Duâyı tamamıyla Allah’a mahsus kılmalıdır. Duâ, kulun dünya ve ahiret işlerinde Rabbinden kendisine yardımcı olmasını dilemesidir. Duânın çok önemi ve anlamı vardır: Allah’a muhtaç olduğunu açığa vurmak, güç, kuvvet ve tasarruftan acziyetini ikrar ederek nefsini soyutlayıp bu yüceliği Allah’a vermektir. Duâ kulluğun ve insan olarak zayıflığımızın alâmetidir. Duâda Allah’a övgü ve O’nu, çokça Kerem sahibi görme vardır. İstiğâse: Yardım, kurtuluş ve belaların giderilmesini dilemektir. Bu ise Allah’a mahsus olduğundan O’ndan başkası için olmaması gerekir. İstiğase biri haram diğeri meşru olmak üzere iki kısımdır. Meşrû (Mübah) İstiğâse: Kulların yardım etmeye güçlerinin yettiği, suda boğulmak üzere olan kimsenin yardım istemesi gibi bir durumda onlardan yardım istemesidir. Bunun meşruluğunda ise şüphe yoktur. Haram İstiğâse: Kulun gücünün üstünde olan bir şeyi, onun gizli güçler sahibi olduğu inancıyla ondan dilemektir. Bu, hiç bir kula izafetinin câiz olmadığı, yalnız Allah mahsus bir haktır. Ölülerden yardım dilemek bu ölüler kim olurlarsa olsunlar. (hem konu, hem de içerik olarak) haramdır.Şefaât: Şefaât, mağfiret talep eden kişinin, şefaatçinin duası ile ihtiyacını Allah’a arzetmesidir. Yine bu da ikiye ayrılır, Şer’an sahih olan şefaat: Allah’ın izniyle gerçekleşecek şefâttir. O’nun izni olmadan asla gerçekleşmez.Şirk olan şefaat: Kim olursa olsun, ölülerden şefaat dilemek, medet ummak buna örnektir. Çünkü ölülerden şefaat bekleyenler, ölülerin bir şeye güçlerinin yeteceğine inanan kimselerdir ki bu kesinlikle caiz değildir. Onlardan şefaat dileyenler adak ve kurban gibi amellerle onlara yakınlaşmayı hedeflerler. (Allah korusun)Tevessül: Allah’tan, bir vesile edinerek şefaât istemek; dinî veya dünyevî ihtiyacının giderilmesini talep ve niyaz etmektir. Kul, edindiği vesileyle Allah’a yakın olmayı umar, O’ndan ihtiyacını gidermesini ister. Kur’ân ve sünnette sabit olan sahih tevessül; kulun Allah’ın güzel isimlerini ve yüce sıfatlarını vesile kılacağı tevessül; yine  yalnız O’nun rızasını gözeterek yaptığı salih amelleri ve hayatta olan salih bir kuldan kendisi için duâda bulunmasını talep etmesi gibi vesileler edinmek suretiyle yapacağı tevessüldür. Ancak; [“… falan’ın hürmetine”, “…filan’ın himmetiyle” gibi] kim olursa olsun şahısların zatlarıyla, makamlarla, mevkilerle vesile edinmek şeklindeki tevessül ise, ne Allah’ın Kitabı’nda ne de Rasûlü’nün Sünneti’nde yeri olmayan birer bidattırlar ki, bunlardan sakınmak farzdır. Yemin: Kendisine yemin edilenin yüceltilmesidir. Tâzim (yüceltme) ise bir tür ibadettir. İbadet de ancak Allah’a yapılır. Allah’tan başkası adına yemin etmek şirktir, kendisine yemin edilen şeyi Allah’a eş tutmaktır. Bu da tevhid akidesine zarar verir. Allah Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem “Kim Allah’tan başkasıyla yeminde bulunursa, şirk koşmuş (Allah’a eş tutmuş)tur” buyurmuşlardır.[18]Besmele: Her söz ve işe Allah’ın adı ile başlamaktır. Allah’tan başkasının adıyla başlamak caiz olmadığı gibi, “Allah ve halk adına” demek gibi O’nun adıyla beraber başkalarının da adını anmak da caiz değildir. Nezir (Adak): Müslümanın aslında kendisine vacip olmayan bir ameli, Allah rızası için yapmayı kendisine vacip kılmasıdır. Nezrin Allah’tan başkası için yapılması da; bir ibadet olduğu için câiz değildir. Daha önce geçtiği gibi Allah’tan başkasına hiçbir zaman ibadet edilmez. Ulûhiyyet tevhidi, Allah –azze ve celle-’nin tebliği için Peygamberler gönderdiği, Kitaplar indirdiği, uğruna Cennet ve Cehennem’i yarattığı, yine bunun için cihadın meşru kılınıp muvahhidlerle müşrikler arasında savaşlar verilen tevhidin en üstün mertebesidir. Bu tevhid akidesine sahip olmadan ölenler; müşrik olarak hayatlarını noktalayarak ebedi Cehennemi seçmek suretiyle hüsrana uğrayacak, dünya hayatları boşa gidecek kimselerdir! (Allah korusun!)

Özetle: Müslümanın, izzeti; ibadet ve sevgisini başkasına değil yalnız Allah’a mahsus kılarak araması, Allah korkusunu tüm korkulara tercih etmesi, mutlak surette itaata layık Allah’tan başka kimseyi tanımaması ve sözünde, duâsında, nezrinde, yemininde kısaca tüm ibadetlerinde hiç bir şeyi O’na eş koşmadan, hakimiyeti yalnız Allah’a vererek dosdoğru bir kul olmak Uluhiyet tevhidinin kapsadığı hususlar arasında yer alır! (Allah bizleri buna muvaffak kılsın)

Kaynaklar:

 [17] Buhari, Müslim.[18] Sahihtir, Ebu Dâvud.

Ulûhiyyeti Tevhîdi, Rubûbiyyet Tevhîdini de Kapsar

 Yine aklî ilimlerle uğraşanların pek çoğunun iddiasına göre Temânu’ Delili Yüce Allah’ın: “Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulup gitmişti” (el-Enbiyâ, 21/22) buyruğunda ifade edilmektedir. Çünkü onların kanaatine göre açıklayıp ispatladıkları rubûbiyyet tevhidi Kur’ân-ı Kerîm’in beyan ettiği, peygamberlerin de kendisine davet ettiği ulûhiyyet tevhidi ile aynı şeydir. Oysa durum böyle değildir. Aksine peygamberlerin kendisine davet ettiği ve indirilen kitapların dile getirdiği tevhîd, rubûbiyyet tevhidini de ihtiva eden ulûhiyyet tevhididir. Bu ise ona hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmektir. Araplardan Allah’a ortak koşan müşrikler rubûbiyyet tevhidini kabul ediyorlardı. Gökleri ve yeri yaratanın bir ve tek olduğunu itiraf ediyorlardı. Nitekim Yüce Allah onlara dair bize şöylece haber vermektedir: “Andolsun onlara: Göklerle yeri kim yarattı, diye sorsan, onlar elbette; Allah diyeceklerdir.”  (Lukman, 31/25); “De ki: Yer ve oradakiler kimindir, eğer biliyorsanız (söyleyin.) Onlar: Allah’ındır, diyeceklerdir. Sen de ki: O halde siz iyice düşünüp, ibret almaz mısınız?” (el-Mu’minun, 23/84-85) Kur’ân-ı Kerîm’de buna benzer buyruklar ise pek çoktur.Onlar putların kâinatı yaratmakta Allah’a ortak olduklarına inanmıyorlardı. Aksine onlar da Hint, Türk, Berber ve diğer ümmetlerin müşrikleri ile aynı durumda idiler. Kimi zaman bunların peygamber ve salihlerden iyi bir takım kimselerin heykelleri olduklarına inanırlar, onları şefaatçı kabul ederler ve Allah ile kendileri arasında aracı görürlerdi. İşte Arapların şirk koşmalarının esası buna dayanır. Yüce Allah Nuh kavminin söylediklerini bize şöylece nakletmektedir: “Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suva, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler.” (Nuh, 71/23)Buharî’nin Sahih’inde, tefsir kitaplarında, peygamber kıssalarında ve diğerlerinde İbn Abbas’tan ve onun dışında selef’ten bir takım kimselerden şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bunlar Nuh kavmi arasında salih bir takım kimselerin isimleridir. Bunlar öldükten sonra kabirlerinin başından ayrılmadılar, sonra onların suretlerini yaptılar. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra onlara ibadet etmeye başladılar. Bizzat bu putlar sonunda Arap kabilelerine geçti. İbn Abbas bu kabileleri tek tek zikretmektedir.[8]Müslim’in Sahih’inde, Ebu’l-Heyyâc el-Esedî’den şöyle dediği sabittir: Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh- bana dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in beni gönderdiği şartlarla, seni de göndereyim mi? O bana: “Yükseltilmiş ne kadar kabir görürsen mutlaka onu dümdüz etmemi ve ne kadar heykel bulursam onu silmemi emretmişti.”[9]Buharî ile Müslim’de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’in vefatı ile sonuçlanan hastalığında şöyle dediği kaydedilmektedir: “Allah yahudilerle, hristiyanlara lanet etsin. (Çünkü) onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.” O bu sözleriyle yaptıklarından (ümmetini) sakındırıyordu. Âişe -Radıyallahu anha- dedi ki: Eğer bu olmasaydı, onun kabri açıkta bırakılırdı, fakat kabrinin mescid edinilmesini hoş karşılamadı(ğından bu yapılmadı.)[10]Yine Buharî ile Müslim’de kaydedildiğine göre; Hz. Peygamber’e vefatı ile sonuçlanan hastalığında Habeşistan’da bulunan bir kiliseden söz edildi. O kilisenin güzelliği ve içindeki resimlerden ona bahsedildi. Şöyle buyurdu: “Onlar öyle kimselerdir ki, aralarından salih bir kişi öldü mü kabri üzerinde bir mescit bina ederler ve o mescitte bu suretleri yaparlardı. Onlar Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda mahlukatın en şerlileridirler.”[11]Müslim’in Sahih’inde de yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in vefatından beş gün önce şöyle dediği nakledilmektedir: “Sizden öncekiler peygamberlerinin ve aralarından salih olan kimselerin kabirlerini mescit edinirlerdi. Dikkat edin, sakın kabirleri mescit edinmeyiniz. Ben sizlere bunları yasaklıyorum.”[12]Şirkin sebeblerinden birisi de yıldızlara ibadet etmek ve yıldızların tabiatlarına uygun düştüğü zan olunan özelliklere uygun olarak putlar edinmektir. İbrahim -Aleyhisselam- kavminin şirki -denildiğine göre- bu kabilden idi. Melekleri ve cinleri Allah’a ortak koşup, onlar adına putlar yapmak ta böyledir.Bütün bunlar yaratıcının varlığını kabul ediyorlar. Kâinatın iki yaratıcısı bulunduğunu söylemiyorlardı, fakat bu aracıları şefaatçi edinmişlerdi. Nitekim Yüce Allah şu buyruğuyla onlar hakkında böylece haber vermektedir: “Ondan başka veli (dost ve ilâh)ler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)” (ez-Zümer, 39/3) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’tan başka  kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa, O ortak tutmakta oldukları herşeyden münezzeh ve yücedir.” (Yunus, 10/18)Peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetler arasındaki müşriklerin durumu da böyledir. Nitekim yüce Allah bize Salih -Aleyhisselam-ın kıssası arasında Yüce Allah adına onu ve aile halkını öldüreceklerine dair yemin eden dokuz kişiden söz etmektedir. Bu müfsit ve şirk koşanlar Yüce Allah adına peygamberlerini ve onun aile halkını öldürmeye yemin etmişlerdi. Bu da onların müşriklerin iman ettikleri şekilde Allah’a inanan kimseler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.Böylelikle istenen tevhidin aynı zamanda rubûbiyyet tevhidini de ihtivâ eden ulûhiyyet tevhidi olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, insanların üzerine yaratıldığı, Allah’ın fıtratına doğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler.” Buyruğundan itibaren: “… Hemen ümitlerini kesiverirler.” (er-Rûm, 30/30-36) buyruğuna kadar bu mahiyetiyle tevhid dile getirilmektedir.Yüce Allah bir başka yerde de: “Gökleri ve yeri yaratan… Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?”  (İbrahim, 14/10) diye buyurmaktadır.Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: “Her doğan (İslâmî) fıtrat üzere doğar ama anne babası onu yahudi, hristiyan ya da mecusî yapar.”[13]Burada -bazılarının ileri sürdükleri gibi- buyrukların anlamı kişi tevhidi de şirki de bilmez bir halde yaratılır, denilemez. Çünkü kaydettiğimiz âyet-i kerîmeler ile Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ’in aziz ve celil olan Rabbinden bize naklettiği (kudsî hadisteki) şu buyruğu böyle olmadığını ortaya koymaktadır: “Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onları sağa sola sürüklediler…”[14] Az önce kaydedilen hadis-i şerifte buna delil olacak bir husus da vardır. Çünkü: “Onu yahudi yahut hristiyan ya da mecusî yaparlar” diye buyurduğu halde onu müslüman yaparlar, diye buyurmamaktadır. Bir rivayette: “Millet üzere (İslâm dini üzere) doğar” denilirken diğerinde de “bu millet (İslâm dini) üzere doğar” denilmektedir.[15]Ebû Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- den nakledildiğine göre; kelâm ile uğraşan bir takım kimseler rubûbiyyet tevhidinin kabulü ile ilgili olarak onunla bir tartışmaya girişmek istediler. Onlara dedi ki: Bu mesele hakkında sizinle konuşmadan önce bana şu hususta görüşünüzü bildiriniz: Dicle’de bir gemi var, gidiyor. Yiyecek, eşya ve buna benzer pekçok malzemeyi bizzat kendisi kendisine yüklüyor ve yine kendi kendisine dönüyor, kendi kendisine demirliyor. Kendi kendisine yükünü boşaltıyor ve aynı şekilde geri dönüyor. Bütün bunlar herhangi bir kimsenin idaresi söz konusu olmaksızın cereyan ediyor. Ne dersiniz? Onlar: Bu imkânsız bir şeydir. Kesinlikle böyle bir şey olmaz, deyince onlara: Bir gemi için bu imkânsız olduğuna göre yukarısıyla, aşağısıyla bütün bu kâinatta böyle bir şey nasıl olur.Bu hikaye yine Ebu Hanife dışında başka kimselerin başından geçmiş olarak da nakledilmektedir. 

Kur’ân-ı Kerîm’in Ulûhiyyet Tevhid’ine Dair Açıklamaları

 Kur’ân-ı Kerîm, Tevhid’in bu türünün anlatılması, açıklanması, ona dair misaller verilmesi ile dopdoludur.Kur’ân-ı Kerîm’in rubûbiyyet tevhid’ini beyan edip, Allah’tan başka yaratıcı olmadığını açıklaması buna bağlı olarak da O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet edilmemesi gerektiğini vurgulaması bunlar arasındadır. Böylelikle o rubûbiyyet tevhid’ini ikincisine (yani Allah’tan başkasına ibadet etmemek demek olan ulûhiyyet tevhid’ine) delil olarak göstermektedir. Zira onlar birincisini kabul ediyor, fakat ikincisi hakkında tartışıyorlardı. Bundan dolayı şanı yüce Allah’da onlara şunu açıklıyordu: “Sizler Allah’tan başka bir yaratıcı olmadığını bildiğinize ve kullara faydalı olan şeyleri ulaştıranın, onlara zarar verecek şeyleri kendilerinden uzaklaştırıp önleyenin O olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını bildiğinize göre; ne diye O’ndan başkasına ibadet ediyor ve O’nunla birlikte başka ilâhların varlığını kabul ediyorsunuz?” Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Allah’a hamd olsun, seçtiği kullarına da selâm olsun, de. Allah mı hayırlıdır yoksa koştukları ortaklar mı? Göklerle yeri yaratan ve sizin için gökten bir su indiren mi? Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik. Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz. Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onlar sapan bir topluluktur.” (en-Neml, 27/59-60)Yüce Allah bu âyetlerin herbirisinin sonunda: “Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” diye sormaktadır. Yani bunları Allah ile birlikte yapan bir başka ilâh daha mı var? Bu inkar anlamında bir sorudur. Böyle bir şeyin olmadığını ihtiva eder. Onlar da zaten bunları Allah’tan başka yapan bir kimsenin olmadığını kabul ediyorlardı. Böylelikle bunu onlara karşı bir delil olarak göstermiş oluyordu.

Şu aklî ilimlerle uğraşanların ve onlara uygun kanaat belirten sufilerin ileri sürdükleri rubûbiyyet tevhid’i, tevhid’in en ileri derecesi olarak kabul ediliyorsa şüphesiz ki bu peygamberlerin getirdiği ve indirilmiş kitaplarda yerini bulan bir tevhid’dir. Şu husus bilinmeli ki yaratıcının isbatına dair deliller ile peygamberlerin doğruluğuna dair deliller gibi bunun pek çok delilleri vardır. Bir ilme insanların ihtiyacı ne kadar çok olursa, Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak onun delilleri de daha bir açıktır.

Kaynaklar :

Akidetu’t tahaviyye ve şerhi (hanefi mezhebinin en büyük imamlarından imam tahavi rahimehullah)

[8] Buhârî 4920.[9] Müslim 969; Ebû Dâvûd 3218; Tirmizî 1049; Nesaî IV, 88, 89; Müsned, I, 96, 129[10] Buhârî 1330, 1390, 4441; Müslim 528.

[11] Buhârî 427, 434, 1341, 3873; Müslim 528.

[12] Müslim 523.

[13] Muvatta I, 241; Buhârî 1358, 1359, 1385, 4775, 6599; Müslim 2658.

[14] Müslim 2865 no’lu uzunca hadisin bir bölümü.

[15] Müslim, 2865.

One Response to Uluhiyyet Tevhidi

  1. Tevhidi dedi ki:

    Allah Razı olsun . Allah emeklerinizi kurutmasın inş.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: